Recep Yılmaz
Dr. Öğr. Üyesi, Muş Alparslan Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanatları. 1974 Kdz-Ereğli doğumludur. İlk, orta ve liseyi İstanbul’da okumuştur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili Edebiyatı bölümünü mezunudur. Yüksek lisans eğitimini 2007’de İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eski Türkçe Bilim dalında tamamladı. Aynı bilim dalında 2013’de doktor ünvanını kazandı. Arapça, İngilizce ve Fransızca bilmektedir.
(Kayıp Ülkenin İzinde -Anadolucu Mütefekkirlerin Dünyası-, Ketebe Yayınları, Ekim 2020, XIV. Bölüm, s. 267-297)
***
Necip Fazıl Anadoluculuğu
(Mukaddesatçı, Milliyetçi, Anadolucu Necip Fazıl Kısakürek)
1924-1925 arasında yayınlanmış olan ve “Anadoluculuğu belirgin bir şekilde ele alan, savunan ve belli tartışmalarla bu fikrin genişçe işlenmesini sağlayan” Anadolu Mecmuası etrafında[1] kümelenen Anadolucu tefekkür mensupları, “Cumhuriyet’ten sonra yeni Türkiye’ye şekil verecek düşüncenin kaynağını kültüre dayanan bir Anadoluculuk” anlayışında görüyorlardı ve bununla ilişkili olarak da “fikirlerinin hareket noktasını 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Türklerin Anadolu’da yepyeni bir medeniyet kurdukları düşüncesi teşkil etmekteydi.”[2] Öne çıkan yazarları arasında Mükrimin Halil Yınanç, Mehmet Halit Bayrı, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Hilmi Ziya Ülken gibi isimlerin bulunduğu mecmuada, bunlara ek olarak Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel[3] gibi yazarlar ile Necip Fazıl imzası da dikkat çeker. Necip Fazıl yirmili yaşlarında, Anadolu Mecmuasına, mecmua çevresinde kabul gören anlayış doğrultusunda yazmış olduğu şiirlerle katkı sunar. Öte yandan Necip Fazıl daha sonraki dönemlerde dergi çevresinden uzaklaşmıştır.
Necip Fazıl’ın Anadolu’su
Necip Fazıl, vefatının gerçekleştiği 1983 yılının Nisan ayından bir ay öncesine kadar yazımına devam ettiği Kafa Kağıdı adlı otobiyografik eserinde Anadolu Mecmuası’na da değinmiştir.
Eserde mecmua çevresinden uzaklaşma nedenini ve mecmua hakkındaki görüşlerini ortaya koyan Necip Fazıl, aynı zamanda kendi Anadoluculuk anlayışının ipuçlarını da vermiştir:
Anadolu Mecmuası…
Maskeli bir ihtilal cemiyetinin fakir kılıklı yuvası hissini veren bu odada, ihtilalci tipine çok uzak, fakat besledikleri fikirler ihtilal çapında bir takım saf ve masum gençler barınmaktadır.
(Döviz) çerçevesini taşıramayan temel fikirler de şunlar:
“Anadolu Anadolulularındır.”
(…)
“Devlet-i ebed müddet” idealinin binek taşı Anadolu…
“Devlet-i ebed müddet” idealinin fedakar kölesi ve yılmaz serdengeçtisi Anadolulu.
Her sıkıntıyı gidermeye, her çöküntüyü kaldırmaya, her söküntüyü bitiştirmeye, Yemen’de kavrulmaya, Galiçya’da donmaya, Balkanlar’da erimeye, Filistin’de doğranmaya, İstanbul’da paşa kusmuklarına muhafızlık etmeye memur ve mahkum o, hep o…
“Tükenmez bir taş ocağı hâline getirilmiş” olan Anadolu “dıştan ve içten çürümeye bırakılmış”, “suyun öte tarafı”ndan gelen tesirler altında Firavunların ehramlarına taş taşıyan esirlere döndürülmüştür.
Bu (kozmopolit) seyislerin gözlerini bağlayarak idare ettiği dolap beygirini (pedigri)sine [Asalet şeceresi yn.] layık şekilde kurtarmak lazım.[4]
Necip Fazıl önceleri, görüşlerini “ruhuna destek arayan bir genç heyecanıyla” benimsediği Anadolu Mecmuası’na şiirlerini “hibe” etmiş olmakla birlikte, bir süre sonra söz konusu görüşleri “dar ve teessürî” bulduğu için dergi çevresinden ayrılmıştır. Ona göre, mecmuada tecessüm eden görüşler duygusal tepkilerle yüklü düşüncelerden meydana gelmekteydi: “Bu görüşü ruhuna destek arayan bir genç heyecanıyla benimsedim ve şiirlerimi üstadlar mecmuasının yanısıra onlara hibe etmeye başladım. Sonra takdir eder oldum ki, bu dar bir görüştür; türlü sebeplerden ötürü hakkını alamayan bir millet hâli karşısında bir hınç ifadesidir ve basit teessürî sınırdan ileriye geçemez.”[5]
Necip Fazıl’ın düşüncesine göre belirli bir ruh bütünlüğü arz eden karakter ve seciyeye uygunluk gösteren her fert ve toplum, kendisi ayırım yapmadıkça Anadolu’dan ve Anadolulu sayılmalıydı. Bu ise kavmiyet çerçevesi içinden “beşerî bir model” ortaya koymak demekti ve bir ideoloji olmak kıymetine sahipti. Necip Fazıl’ın bu ifadesinden, bir düşüncenin ideolojik seviyeye gelmesini önemsediği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte o, “teessürî-duygusal” görüşlerin, bir fikrin sanki bir ruh hâliymiş, bir psikolojiden ibaretmiş gibi algılanmasına yol açacağını ve onu günlük politika seviyesine düşürerek değersizleştireceğine dikkat çekmekteydi. Yapılması gereken; “Anadolu’yu önce kendisine, varoluş gayesine, sonra toplumuna ve nihayet devletine hâkim kılmak”tı. Necip Fazıl’a göre “geçer-akçe Anadoluculuk” buydu.[6]
Ona göre Anadoluculuk bir “oluş” meselesiydi. “Öç alma işi” değildi. Bu “oluş”un içinde bizzat Anadolu’nun, olunması gereken’e göre kendi kendini muhasebeye çekmesi, kendi eksikliklerini gidermek yolunda önüne engel koyan nefsiyle mücadele etmesi, eğer bir öç alınacaksa bunu öncelikle kendi nefsinden alması vardı.[7] Necip Fazıl, bu yaklaşımını Anadolucu tefekkürün önde gelen isimlerine ilişkin şu ifadeleri ile ortaya koymuştu: “Ben yirmi yaşımın eşiğinde Anadolu mecmuasının hücreciğinde Anadoluculuk cereyanının güdücüleri Mükrimin Halil, Hilmi Ziya ve (folklorcu) Halit Bayrı ile bu meseleyi incelerken, onları, taş ocağı misali sömürülen Anadolu insanının yalnız hınçta temsilcisi görüyor ve kendi öz hakikatimiz içinde asırlardır beklediğimiz büyük nefs murakabesinden mahrum buluyordum.”[8] Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Necip Fazıl, Anadoluculuğu öncelikle daha çok bir iç muhasebe ve içe dönük bir hamle olarak görmekteydi. Dolayısıyla onu göre işin özü, “asırlardır beklenilen büyük nefs murakabesinden mahrumiyetin” giderilmesiydi.
Necip Fazıl’ın Anadolu’ya dair kavrayışı hiç kuşkusuz birdenbire olmamış, aşamalar hâlinde belirginleşen bir süreçte ortaya çıkmıştı. 1934 yılının bu açıdan şair için önemli bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. O 1934 yılında Nakşibendî Şeyhi Abdülhakîm Arvasî’yle tanışmış ve bu tanışma onun fikirlerine yeni bir istikamet kazandırmıştı. 1939 tarihli “Ben Buyum” başlıklı köşe yazısında: “Bu devirde eline kalem almak cesaretini gösteren her insan, yapacağı en beylik teşbih ve kullanacağı en ucuz nükteyi bile, herkesçe malûm bir dünya görüşünün ölçülerine dayamak zorundadır”[9] cümlelerini sarf etmiş, kendisini Milliyetçi-Anadolucu olarak tanımlamıştı.[10] Anadolu Mecmuası çevresindeki Anadolucu tefekkür, Anadolu’da şekillenen Türk kültürünü merkeze alan bir yaklaşımı temsil ederken, Necip Fazıl kavmiyetleri aşan kapsayıcı üst değerler tarafından şekillendirilen bir Anadolu kültürünü esas kabul etmekteydi. Ona göre, Anadolu meselesi daha büyük bir bütünün parçası olarak ele alınmalıydı.
Anadoluculuk anlayışında asırlardır eksik olduğunu ileri sürdüğü “büyük nefs murakabesi” gibi izaha muhtaç bir başlığı öne çıkartması Necip Fazıl’ı, külli bir sistem inşa edip yola çıkma noktasında bir hazırlığa sevk etmişti. 1941 yılındaki bir röportajında, “bilhassa saf (mücerret) fikir ve ideolocya cephesiyle zayıf olan” memlekette beklenen büyük sanatkârın, hayatın bütün alanlarına hitap edecek çapta çok yönlü bir kişilik olması gerektiğini idrak ettiğini, kendisini bu işe layık görmemekle beraber, “büyük sanatkârın misyonunun bu olduğuna inandığını” ve bizzat şahsının “bu misyonu kahramanca kabul etmeye” hazır olduğunu ve “bu uğurda ‘savaşmaya’ karar” verdiğini söylemiştir. Ona göre bu çok yönlü mücadele için, öncelikle “yepyeni bir dünya görüşü ve cemiyet sistemi telâkkîsi” lazımdı. Bu boşluğu doldurmak üzere geliştireceği anlayışa “Büyük Doğu” adını vermiş olduğunu ifade ederek şu iddialı eklemeyi yapar: “Günü geldiğinde mücadelem görülecektir!”[11]
1943 yılından itibaren Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başlayan Necip Fazıl’ın Büyük Doğu öncesi dönemde şiirlerine ilham kaynağı olan Anadolu’nun, bu mecmua ile birlikte fikrî ve ideolojik bir nitelik kazanmaya başladığı görülür. O, kendine has Anadolucu görüşlerini artık bir dünya görüşü (ideoloji) olan Büyük Doğu İdeolocyası çatısı altında ele alacaktı. Dolayısıyla Büyük Doğu’yu, onun Anadoluculuk görüşünün açımlanmış biçimi olarak görmek mümkün olacaktır. Şair, bu doğrultada kaleme aldığı yazılarda ideolocyası’nın odak noktasına “büyük nefs murakabesi”ni koyar, ideolojiyi “mücerret fikrin maddeye aksetmesi”[12] olarak tanımlar. Bir başka ifadeyle bu, saf fikrin “eşya ve hadiseye” tatbik edilmesiydi. Necip Fazıl, dış dünyadaki eşya ve hadisenin saf fikirden hareketle yorumlanmasını kendi üzerine düşünmek demek olan nefs murakabesi’nin tamamlayıcı kısmı olarak görüyor, Büyük Doğu dergisinde saf (mücerret) fikrin aktüel meselelere uyarlanmasının sayısız örneklerini veriyordu. Ona göre Büyük nefs murakabesi merkeze alınmadıkça fikrî derinlik elde edilemez; satıh düzeyinde kalmaya mahkûm olunurdu. Bu mühim nokta ihmâl edildiği müddetçe de “garbın akıl hârikası önünde hezimetinin sebebini bir türlü kestiremeyen, … şuursuz ve bilgisiz bir sâdıklar topluluğu,”[13] olma hâlinden çıkılamazdı. Nitekim zamanla Batı karşısında “küçüklük ukdesine” düşülmesine yol açan şey de buydu. Onu göre, aşağılık duygusu da denen bu hâlden kurtulmak için Doğu âleminin önce kendine inanması sonra Batı’yı anlaması gerekiyordu. Bu inanma ve anlama sürecinde Doğu ve Batının ayırıcı vasıfları, gelişim süreçleri, karşılıklı kuvvet ve zaaf noktaları üzerine derinleşilmeliydi. Bu noktadan hareketle, Doğu-Batı muhasebesinin onun Anadolu’ya teklif ettiği büyük nefs murakabesinin tabii bir uzantısı olduğu ifade edilebilir. Tarihî-coğrafî imkân ve kabiliyetler bakımından böyle bir muhasebeyi yapacak ve bu işin “kurşundan yükü”nü taşıyabilecek tek yer Anadolu’ydu. Dolayısıyla Anadolu bu şuura bağlanarak zamanda ve mekânda kendini güçlü ve zayıf kılan hususları fark etmeli, maddeci Batı’nın karşısında ruhçu Doğu’dan yana olan öncü misyonunu kuşanmalıydı.
Doğu ve Batı medeniyetleri arasında muhasebe yapmanın bir fikir ve kadro meselesi olduğunu vurgulayan düşünür, “medeniyetler arası mahsup sırlarına ermiş bir tefekkür sınıfı” yetiştiremeyişimizin sebebini “en büyük millî zaafımız” dediği tefekkür eksikliğinde bulur.[14] Söz konusu eksikliğin giderilmesi noktasında bir yol harita olması niyetiyle öne çıkardığı “nefs muhasebesi”, “Doğu ve Batı muhasebesi” ve “Tarih muhasebesi” ve bunlara ait bir dizi meseleyi “davayı temellendiren baş eser” olarak ifade ettiği İdeolocya Örgüsü adlı kitabında toplamıştır. Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu kavramını bir dünya görüşü (ideolocya), olmanın yanı sıra bu dünya görüşünün uygulamaya geçirileceği coğrafya anlamında kullanmış olduğunu da görülür. Onun, “Biz Büyük Doğu’yu, vatanımızın bugünkü ve yarınki sınırlarıyle çevrili bir ruh ve keyfiyet plânında arıyoruz”[15] ifadesi, coğrafî Büyük Doğu’ya işaret ederken, bu coğrafyanın merkezinin Türkiye’ye; çevresinin ise Türkiye’nin “ruh ve keyfiyetçe” geliştiği oranda genişleyen esnek bir alana tekabül ettiği anlaşılır. Nitekim İsmail Kara, Büyük Doğu mefkûresiyle Türkiye/Anadolu irtibatıyla ilgili olarak“Büyük Doğu’nun İslâmı ve merkezde Türkiye olmak şartıyla İslâm coğrafyasını, hatta bütün coğrafyaları, ifade ettiği” tespitini yapmıştır.[16]
Soyut ve teorik bir mekân olan Büyük Doğu’nun somut zemini olan Anadolu, Necip Fazıl’ın gözünde, “dünü, bugünü ve yarınıyla mukaddes iman vatanı”dır.[17] Şair, “Felsefede mekân denilince madde, zaman denilince de ruh anlaşıldığına göre, Mekân Anadolu… Zaman da İslâmiyettir.”[18] şeklindeki ifadesiyle Büyük Doğu’ya biçtiği misyonu, zamanın ruhunu Anadolu’nun mekân kalıbına üflemek olarak özetlemektedir. Böylece Anadolu, coğrafî Büyük Doğu’nun merkezî alanı olurken, Anadoluculuk da Büyük Doğu düşüncesinin merkezî meselesi olarak ortaya çıkar. Büyük Doğu İdeolocyası içinde Anadolu sadece Türklerin 1071 Malazgirt zaferinden sonra yepyeni bir medeniyet kurdukları ve İslâm tarihinin geçmiş kültürel birikimini taşıyan bir toprak değil, aynı zamanda Büyük Doğu’nun gelecek tasavvuru içinde geleceğe uzanan bir fikir coğrafyasıdır. Bağrında insanlığa sunulacak bir takım tohum değerler taşıyan; “kavmiyet çerçevesi içinden beşerî bir model neşretmek”[19] kudretine sahip olan ayrıcalıklı bir yerdir. Görüldüğü gibi Necip Fazıl Anadoluculuğu, Büyük Doğu’nun içinde Anadolu’ya biçmiş olduğu bu rolden neşet etmekteydi.
Tarihî süreç içinde Çin, Hint, Fars ve Arap’ın Doğu namına ortaya koydukları medeniyet hamlelerini zikrettikten sonra, Arapların ardından İslâm’ın kılıcını ele alan ve “doğunun akıcılığını ve hareket hakkını” heykelleştiren Türklerin, “aynı hareket hakkını, gerçek Doğunun gerçek ruhuna (İslâm’a) bağlamak” nasibine erdiğini[20] hatırlatan Necip Fazıl’ın gözünde Anadolu, Türklerin eliyle İslâm’ın kılıcına ram olan, “putların ve sâlibin binbir cümbüşü arkasından kendisini topyekûn hilâle teslim eden ve hilalin dâvasını bütün dünyaya şâmil bir (aksiyon) hâlinde güden aslî ve asîl unsur kadrosu”ydu. “Bozkurdun bir dere kenarında gümüş sulara dalıp gözlerindeki tılsımlı ateşi seyrede ede, içli ve mütevekkil bir söğüt ağacına istihale ettiği (mübarek) diyar…”dı. “Türkün gerçek ruh muhtevasını bulur bulmaz seyyarlıktan sabitliğe geçtiği ve ruh vatanıyla içiçe yeryüzü vatanına kurduğu büyük mâna çerçevesi…”ydi. Doğu ve Batı arasındaki tarihî hesaplaşmada Doğunun temsilcisi, “kıtalar arası tarihî hesaplaşmanın geçit meydanı” ve …. “Asya’nın, Avrupa’ya bakan cumbası”ydı.[21] Öte yandan “tarih boyunca cihanın en büyük mâna ve madde imparatorluğuna dayanak vazifesini görmüş olan” Anadolu’da nefs murakabesine bağlı yenilenme ideali yitirildiğinde muvazene kaybı yaşanmış ve bir gerileme başlamış, neticede bu durum Anadolu’yu “dört asırdır öksüz, mazlum, harap ve mahrum yaşayan” bir coğrafya hâline getirmişti.[22] Esasen “şehitler ve gaziler toprağı, velîler ocağı…” olan, “her taşında bir Yunus Emre’nin oturduğu, her yolundan bir Yunus Emre’nin geçtiği, hak aşıklarının yurdu,…minareleri, evleri, rüzgarları, ırmakları, kağnıları ve kalpleri hep Allah Allah sesleriyle uğuldamakta”[23] olan Anadolu hep böyle kalmamış, zamanla şartları değişmiş, “kök”lerin üstü örtülmüştü.
Bununla birlikte ne Anadolu’dan ne de Anadolu insanından ümidi kesilebilirdi. Sözünü ettiği muvazene kayıpları ve gerilemelere, Anadolu insanının maruz kaldığı tüm olumsuzluklara rağmen Necip Fazıl onun, bünyesindeki kök değerler sayesinde hususiyetini yaşatmaya devam ettiğine kuvvetle inanır. Anadolu dünyayı değiştirebilecek tohumlara yataklık eden bir coğrafyadır. Zira bağrında üstü örtülmüş bir “ruh kökü” ve bu ruh kökünden beslenip Anadolu’yu tenvir ve tezyin etmiş şahsiyet ve eserlerin silik de olsa izleri mevcuttur. Bunlar yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibi orada öylece durmaktaydılar. Anadolu’nun yeniden keşfedilmeye ihtiyacı vardı. Gelinen noktada, evet, Anadolu’nun zenginliklerinin dıştan görülmesi zorlaşmış, bu zenginlikler adeta bir “denizaltı” gibi derinlerde gizlenmişti. Ancak, onun iç dünyasına ulaşıldığında bir şehir kalabalığı kadar zenginlikle karşılaşılacağı da şüphesizdi. Bu zenginlik her türlü insanî değerin ve mistizmin zenginliğiydi. “…. öksüz kadro içinde dış hayata bakan, “adeta bir denizaltının (teleskop)undan fazla bir hayat işareti vermiyen bu Anadolu, kendi iç hayatı “aleminde, toprağın yedi kat altında, her binası billurdan muazzam bir (metropol)dür. Bu ruhu anlatmaya ne lüzum var? Sonsuz hasretin, gurbetin, hüznün, saffetin, bekâretin, fedakarlığın, çilenin, tevekkülün, tek kelimeyle muhteşem bir mistikanın ruhu…”[24]
Diğer Anadolucu yaklaşımlara karşı tenkitçi bir tavır gösteren Necip Fazıl, 1946 tarihli bir yazısında Anadoluculuk şuurunun beş yüz küsur yıldır ihmâl edildiğini ileri sürmüş, son zamanlarda ise bu davanın “edebiyatının, yâni edebiyatsızlığının” yapıldığını dile getirmiştir. Ona göre 1920’lerden sonra ortaya çıkmaya başlayan Anadolucu anlayışlar, meselelerin özüne inmekten uzaktırlar. “600 yıldır tam manasıyla benimseyemediğimiz, 400 yıldır her gün, biraz daha kaybettiğimiz, 100 yıldır köküne kibrit suyu döktüğümüz, 25 yıldır[25] da yalnız edebiyatını, yâni edebiyatsızlığını yaptığımız Anadolu ve Anadoluculuk şuuru; bir gayemiz de sensin!!!”[26] Yine Necip Fazıl, Anadolu Mecmuası’ndaki “teessürî” görüşler kadar olmasa da, Anadolu insanının hak ettiği değeri bulamamasıyla ilgili kaleme aldığı 1959 tarihli Anadolu ve Anadoluculuk başlıklı bir Büyük Doğu başmakalesinde daha derindeki bir probleme işaret eder. Bu problem Anadolu insanının kendi kendini bilmek şuurundan, kendi değerini takdirden uzak oluşuydu. Onun, “sonsuz hasretin, gurbetin, hüznün, saffetin, bekâretin, fedakarlığın” vatanı olarak nitelediği Anadolunun insanı fikre ve düşünmeye uzaktı. Bu insan tipi “neden?”i, sormaya alıştırılmamış ve kendini “ne denirse onu yapmakla mükellef” bilmişti. Bu yüzden de daima güdülen bir şahsiyetin sahibi olarak görünmekteydi. Bu “ilim ve iradeden uzak” hâl ona, emir verenlerin “sevk ve idare tarzına göre en iyiden en fenaya kadar” değişebilen bir bünye vermişti. Kanunî devrine kadar “tam hak ve hakikat emrinde” kullanılan bu saf bünye; “Sarı Selimden Tanzimata kadar hor ve hakir bir âlet telâkkisiyle” olduğu gibi bırakılmıştı. Fetihler ve bozgunlar esnasında kapısı çalınan ancak fetih veya bozgun sonrasında unutulan, bu kabiliyet Tanzimattan bu yana “her ân, ruhî iffet ve ismetine bir derece daha kasdedilerek” günümüze gelmiş,[27] nihayet 1908’den bu yana da kendi iradesiyle başa geçtiğini iddia eden istismar idarelerinin esiri hâline gelmişti.[28]
Bu şartlar karşısında ortaya koyduğu Anadoluculuk düşüncesini; “Anadolu’nun 68 yıldır[29] beklediği en üstün milliyetçilik hâlindeki Anadoluculuk” olarak takdim eden Necip Fazıl, ulaştığı bu anlayışı, Anadolu’ya “kendi kendisini, kendi ukdesini, kendi kökünü göstermeye, kendi özünü ve yemişini kuvvetlendirmeye, sırlarını çözmeye ve dostlariyle düşmanlarını tanıtmaya memur, büyük fikir hamlesi” olarak özetlemiştir.[30]
Milliyetçilik, Anadolu Genci ve Aksiyon
Necip Fazıl’da milliyetçilik “topyekûn insanlık kadrosunda ruhun kaynağını Müslümanlık kabul ettikten sonra, o ruhu taşımaya, renklendirmeye, mizaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi bakımından bütün kavimler arası yarışmada üstünlük mefkuresinden ibarettir”.[31] O, “Büyük Doğu ideâli en bereketli yağmur gibi Anadolu yaylasını bir ucundan öbür ucuna sulamasından sonra taşla tıkalı kör kuyu hâline gelen kabuk ve posa milliyetçiliğini, hâlâ ele ve dile alanlara” şaştığını ifade eder. “Gerçek milliyetçiliğin, ancak Anadoluculuk ismi altında mazrûfuna (muhteva-ruh kökü) layık zarf, ruhuna uygun madde alâkası olabileceğini anlamayanlar”ı eleştirirerek “asrımızın kaba softaları” olarak niteler. Bu şekilde anlaşılmayan bir milliyetçiliğin “bütün insanlığa dağıtımı kabil ideolocya değil, … ferdî istimnâya benzer bir hodbînlik psikolocyası”, yâni egoistçe bir psikoloji olarak kalacağını belirmiştir.[32] Elbette ruh-beden, zarf-mazruf, kaplanan-kaplayan ayrımlarının bilince çıkarılamaması hâlinde belirsizliklerin doğması tabii olacaktı. Bu yüzden Necip Fazıl, “en üstün milliyetçilik hâli” olarak gördüğü Anadoluculuğun “posa milliyetçiliğinden” uzak olduğunu ısrarla vurgular. Şair mıntıkacılık ve bölgeciliğe de karşıdır. Eğer her hâlükarda bir bölgecilik güdülecekse, bu bölgecilik Anadolu’nun tamamına yönelik olmalıdır. Bu da bölücü olmayan, makbul bir bölgecilik olarak Anadoluculuktur.[33] Bir başka ifadeyle onun Anadolu milliyetçiliği; İslâm ruhunu bir bünye özelliği hâline getirmiş olan Anadolu’yu bu ayrıcalığından dolayı sahiplenmek ve yüceltmektir.
Necip Fazıl’ın, Türkçü ideolojinin önde gelen ideologlarından biri olan Nihal Atsız’la yaptığı bir konuşma bu anlamda dikkat çekicidir. Ona yönelttiği-İslâmiyet hakkında ne düşünüyorsunuz? Soruna – Milletimin dinidir; hürmet ederim! şeklinde bir cevap alması üzerine, bu cevaptaki tavrı, “Kıymetin, millete verilmesi ve İslâm’ın tâbi mevkiine düşürülmüş olması” nedeniyle İslâm’ı tamamen reddetmekten beter bulur. Kendi dünya görüşünde Türk’ün Müslüman olduğu için sevileceğini ve ona Müslümanlığı nispetinde değer verecek bir milliyetçilik anlayışına sahip olduğunu ve bu anlayışa Anadoluculuk denildiğini ifade eder.[34] Necip Fazıl’a göre “Bütün dava, bugün millet iradesinin sahibi diye gösterilen, her ilim ve iradeden mahrum, fakat iç cevherlerin en zenginiyle dolu masum ve mazlum tipe ait kıymetin şuurlaştırılması ve bizzat o tipin şuurlandırılması”nda ve “Ebedî istismar hedefi Anadolu’yu, kendi kendisinin sahibi olmaya doğru bir şuur sahibi kılmakta…”dır.[35] Şair “Anadolu’ya kendi kendisini şuurlaştıracak bir Anadoluculuk sunmayı Büyük Doğu gençliğinin en sıcak bestelerinden biri” olarak takdim eder.[36] Fakat karşısında harcanmışlık, ihmâl edilmişlik ve idealsizliğin doğal bir sonucu hâlinde duran bir Anadolu genci vardır. O, Bu mevhum Anadolu gencini ise şöyle tasvir eder: “Bu genç Anadolu genci!.. Düne kadar bu genç adam, inanılmış bir dâvâ etrafında ve ancak ev sahibine düşen bir çile borcu altında, Viyanadan Yemene kadar bütün taarruz ve müdafaa yollarımızı al kaniyle asfaltlamış, böyleyken hor görülmüş ve değerlendirilmemiş; bugün ise –ne siz sorun, ne ben söyleyeyim- yakasının içinde büzülmüş kalmıştır.”[37] Bu fedakâr ama ihmâl edilmiş genç tipi, etrafındaki dünyayı anlamlandırmakta zorluk çekmektedir. Bu genç bir “bünye sırrı” sayesinde ayakta kalabilmektedir. “Bugünün genç adam tipini, dedesi başka, babası başka, mescidi başka, mektebi başka, mahallesi başka, meydanı başka, köyü başka, kasabası başka; kitabı, dergisi, gazetesi başka başka istikametlere çekerken, o, sadece bir bünye sırriyle ayakta kalabilmekte ve bin yıllık Anadolu tarihinin hazin ve değişmez tecellisine bağlı, her şeyi boyuna içine akıtmakta, içinde biriktirmektedir.”[38]
Gençliğe verdiği önemi vurgulayıcı şekilde İdeolocya Örgüsü adlı kitabını “Anadolu Gençliğine” hitap ederek bitiren[39] şairin, bir diğer tabiri olan “ruh kökü”ne bağlı “bünye sırrı” nedeniyle, “başka başka istikametlere” çekilerek muvâzenesi kaybettirilen Anadolu gencinden ümitli olduğu ve 1941’de üzerine alacağını söylediği misyonun yerine getirilmesi yolunda bir fikir ve aksiyon adamı olarak gerekeni yapmaktan geri durmadığı söylenmelidir. Necip Fazıl kendi Anadoluculuk anlayışı demek olan Büyük Doğu ideolocyasının aksiseda bulması için gerçekleştirdiği yayın faaliyetlerinin yanı sıra birçok da Anadolu seyahati yapmıştır. 1963 yılında başlayıp 1970’li yılların sonuna kadar süren bu “Anadolu seyahatlerinde Van’dan Edirne’ye kadar bütün ülkeyi saran ve bazı yerlerde birkaç defa tekrarlanan hitabe ve konferanslarında milyonlarca kişiye hitap etmiştir.”[40] Necip Fazıl bu konferanslarda Anadolu gençliğine, nefs murakabesinden hareketle zamana ve mekâna sahip çıkma şuurunu vermeye çalışmış, “maya tutması için” yıllarını verdiği bu gençlikten, “zaman bendedir, mekân bana emanettir” anlayışıyla “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşının gediğine”[41] konulmasını istemiştir.
Düşünce ve aksiyon adamlığını şahsında birleştiren, şiiri ve fikri arasındaki ilişkiyi “petrol ve ondan üretilen yan ürünler” gibi iç içe[42] gören Kısakürek’in fikirlerinin, şairane bakışının uzağına düşmediği not edilmelidir. Örneğin, Tanrı Kulundan Dinlediklerim adlı eserinde “Anadolu bozkurdun bir dere kenarında gümüş sulara dalıp gözlerindeki tılsımlı ateşi seyrede ede, içli ve mütevekkil bir söğüt ağacına istihale ettiği (mübarek) diyar…” ifadelerinde söğüt ağacını Anadolu ve Anadoluculuğu anlatan bir remz olarak takdimi dikkat çeker. O, söğüt ağacını gelecekteki milliyetçiliğin sembolü olarak tasvir etmektedir. Sözü edilen bu ağaç, köklerinin sabitliğiyle zahirdeki mekânlılığı; göğe yayılan dallarıyla hakikatteki mekânsızlığı sembolize etmekteydi. Böylece şair sanat anlayışını ifade etmek için kullandığı “form içinde formu aşma”[43] düşüncesine de işaret ediyordu: “-Benim çocuğum; bu Bozkurd misaliyle acaba ne demek istediğimi anladın mı? Ben sana bir şiir veya nesir üslûbü içinde koskoca bir ideolocyadan haber vermek istedim. Sana, bizi bekleyen gerçek milliyetçililiğin remzini göstermek istedim. Söğüt Anadolunun remzidir. Aynı söğüt Anadolunun ruh remzidir. Yine aynı söğüt, aynı Anadolunun, Asya yaylalarından indikten sonra ruhunu dayadığı imân kaynağına bağlı bir remzdir. İşte bizim milliyetçiliğimiz; ve hakikatte bu mekânsız milliyetçiliğin Anadolu mekânı içinde hassasiyet ifadesi!.. Anadolu ve Anadoluculuk!”[44]
Kaynakça
Ak, Suat. Necip Fazıl ve Büyük Doğu,. İstanbul: Büyüyen Ay Yayınları, 2016.
Alver, K. “Sosyolojik Açıdan Anadoluculuk”. Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi 3(3) (2004), 166-169.
Kara, İsmail. Müslüman kalarak Avrupalı olmak. İstanbul: Dergah Yayınları, 2017.
Kısakürek, Necip Fazıl. Bâbıâli. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014.
Kısakürek, Necip Fazıl. Başmakalelerim 2. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2008.
Kısakürek, Necip Fazıl. Çerçeve 1. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010.
Kısakürek, Necip Fazıl. Çerçeve 2. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010.
Kısakürek, Necip Fazıl. Çerçeve 3. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010.
Kısakürek, Necip Fazıl. Çerçeve 4. Büyük Doğu Yayınları, 2010.
Kısakürek, Necip Fazıl. Hitabeler. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010.
Kısakürek, Necip Fazıl. İdeolocya Örgüsü. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014.
Kısakürek, Necip Fazıl. Kafa Kağıdı. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2003.
Kısakürek, Necip Fazıl. Konuşmalar. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014.
Kısakürek, Necip Fazıl. Rapor 3/4. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2009.
Kısakürek, Necip Fazıl. Sahte Kahramanlar. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2013.
Kısakürek, Necip Fazıl. Tanrı Kulundan Dinlediklerim. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014.
Uçman, Abdullah. “Anadolu Mecmuası”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 3/144-145. İstanbul: TDV Yayınları, 1991.
[1] K. Alver, “Sosyolojik Açıdan Anadoluculuk”, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi 3(3) (2004), 167.
[2] Abdullah Uçman, “Anadolu Mecmuası”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1991), 3/144.
[3] Uçman, “Anadolu Mecmuası”, 3/145.
[4] Necip Fazıl Kısakürek, Kafa Kağıdı (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2003), 189-190.
[5] Kısakürek, Kafa Kağıdı, 191.
[6] Kısakürek, Kafa Kağıdı, 191.
[7] Kısakürek, Kafa Kağıdı, 191.
[8] Kısakürek, Kafa Kağıdı, 192.
[9] Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve 1 (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010), 59.
[10]Necip Fazıl, 1960 darbesinin akabinde Yassıada’da ifade verdiği örtülü ödenek davasında kendisini “1943’ten 1960’a kadar taştan taşa vurulan, zindandan zindana süründürülen mukaddesatçı, milliyetçi, Anadolucu, ahlakçı” bir şahsiyet olarak tanıtmıştı. Ayrıntılar için bkz. Suat Ak, Necip Fazıl ve Büyük Doğu, (İstanbul: Büyüyen Ay Yayınları, 2016), 157.
[11] Necip Fazıl Kısakürek, Konuşmalar (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), 46.
[12] Necip Fazıl Kısakürek, Sahte Kahramanlar (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2013), 96.
[13] Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), 34.
[14] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 422.
[15] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 10.
[16] İsmail Kara, Müslüman kalarak Avrupalı olmak (İstanbul: Dergah Yayınları, 2017), 133.
[17] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 13.
[18] Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve 4 (Büyük Doğu Yayınları, 2010), 171.
[19] Kısakürek, Kafa Kağıdı, 189-192.
[20] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 47.
[21] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 552.
[22] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 552.
[23] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 552.
[24] Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve 2 (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010), 174.
[25] 19 Haziran 1946 tarihli yazıda, belirtilen tarihten 25 yıl geriye gidildiğinde Dergah dergisinin çıkış yılı olan 1921’e gönderme yapıldığını düşünmek mümkündür.
[26] Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve 3 (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010), 59.
[27] Necip Fazıl Kısakürek, Başmakalelerim 2 (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2008), 124.
[28] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 553.
[29] 68 yıl öncesi İdeolocya Örgüsü’nün Necip Fazıl’ın vefatından önceki son yayını olan 1976 tarihi itibariyle 1908’deki II. Meşrutiyet’e tekabül eder.
[30] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 553.
[31] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 235.
[32] Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), 333.
[33] Kısakürek, Çerçeve 2, 153.
[34] Kısakürek, Bâbıâli, 340.
[35] Kısakürek, Başmakalelerim 2, 123.
[36] Kısakürek, Başmakalelerim 2, 126.
[37] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 556.
[38] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 556.
[39] Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 558.
[40] Ak, Necip Fazıl ve Büyük Doğu, 200.
[41] Necip Fazıl Kısakürek, Hitabeler (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2010), 235.
[42] Necip Fazıl Kısakürek, Rapor 3/4 (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2009), 100.
[43] Kısakürek, Konuşmalar, 216.
[44] Necip Fazıl Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2014), 251.

