Film Okumaları: Akılalmaz – Unthinkable (2010)

699

– “Burada tek bir yetkili var ve o da siz değilsiniz!..”

Film, kahramanımız Steven Arthur Younger’in (Michael Sheen) ABD’nin 3 ayrı şehrine yerleştirdiği bombaları patlatmadan önce kendini bile isteye deşifre ettiği kamera kaydı görüntüleriyle başlıyor.

Mükemmel bir eylemin ilk şartı, mükemmel bir sunumdur. İnsanların dikkatini çekmek için önce gongu çalmalısınız ki izleyiciler kafasını çevirip “bu adam ne anlatacak?” diye merak içinde gösteriye odaklansınlar.

Aylarca, hattâ yıllarca çalışılarak büyük bir emek sonucu ortaya konulmuş bir iş, bazen kötü bir girizgâh yüzünden hebâ olabiliyor. Kahramanımız da bu meydan okumaya güçlü bir giriş yapmak için, kamera kaydını defalarca silip başa dönüyor.

Önce, “Benim adım Steven Arthur Younger ve Amerikan vatandaşıyım” diyor. Tekrar başa alıyor, yine benzer cümleler kuruyor. Sonra, onların jargonuyla hitab etmektense, bu meydan okumayı kendi diyalektiğiyle yapmaya karar veriyor. Ve video kaydına şu cümlelerle başlıyor: “Bağışlayıcı Allah’ın ve huzur içinde yatan M…….’in adına bazı isteklerde bulunacağım. Gerçek ismim Yusuf Ata Muhammed. Önceki ismim Steven Arthur Younger.”

Bu video kaydı internete düştükten sonra, Yusuf’u yakalamak için ülke çapında bir koşuşturma başlıyor. Ekibin başına Ajan Brody (Carrie-Anne Moss) getiriliyor. Yanına da ABD derin devleti için çalışan Henry Harold Humphries (Samuel L. Jackson) veriliyor. Böylece, klasik iyi polis-kötü polis dengesi sağlanmış oluyor. Zira Ajan Brody, “suçluluğu isbatlanana kadar her şübheli masumdur” ilkesine sadık kalmaya çalışsa da, Ajan Humphries “Müslüman olan herkes potansiyel teröristtir” ilkesinden zerre taviz vermeyen bir karakter çiziyor…

Filmin bu bölümünde, Yusuf’un videosunun geri kalan kısmını görüyoruz. Yusuf, ABD’nin 3 şehrine 3 nükleer bomba koyduğunu, bazı istekleri olduğunu, bu istekleri yerine getirilmezse cuma günü bu bombaları patlatacağını söylüyor. İşin daha enteresanı, peşpeşe yaptığı bu video kayıtlarının her birini, ayrı ayrı bombaları koyduğunu söylediği şehirlerde yapıyor. Videoları izleyen Ajan Brody’nin “tek bir insan bu kadar nükleer bombayı nasıl temin edebilir?” sorusu, Yusuf’un geçmişini açığa çıkarıyor. Ekipteki askeri yetkili, Yusuf’un ABD askeri olduğunu, bir ABD vatandaşı olarak doğup bir ABD vatandaşı olarak ülkesine hizmet ettiğini, bomba ve nükleer silah konusunda uzman olduğunu söylüyor…

 

Karşınızdaki düşmanın ne yapabileceğini kestirebilirsiniz. Saldırı veya savunma stratejinizi bunun üzerine kurgulayabilirsiniz. Ama düşman sizin sisteminizin çarkları arasındaki dişlilerden biriyse, sizin sisteminizin işleyişini sizden daha iyi biliyorsa, ne yapabilirsiniz? Hiçbir şey! Şimdiye kadar kurguladığınız düşmana karşı koyma stratejisi hiçbir işe yaramaz. Spontane olarak kör döğüşüne girmek zorunda kalırsınız. Nizamî bir sisteme alışmış, nizamlı bir güçle savaşmaya hazırlanmış ordu, gayrinizamî bir savaşta panikler ve bir saatten sonra artık neler olacağı kestirilemez…

İşe bakın ki, ülkenin 3 ayrı şehrine nükleer bomba koyacak kadar zeki olan Yusuf, ülke çapında aranırken, bir alışveriş merkezinde yakalanıveriyor! Ajan Brody ve Humphries Yusuf’un tutulduğu hücreye götürülürken, oradaki ajanlardan biri; mahkuma sıcak ve soğuk hava verildiğini, uykusuz bırakıldığını, yüksek sese maruz bırakıldığını, ıslatıldığını vs söyleyerek, ifadeden önce -işkence jargonunca- “yumuşatıldığını” (gardının düşürüldüğünü) ifade ediyor. Fakat, tam bir işkence uzmanı olan Ajan Humphries, bu sözleri duyunca, “Ayy, çok korkmuş olmalı!.. Köpek nerede, köpek de olmalı mutlaka!.. Ne diyorsun sen; bu adamda bunların hiçbiri işe yaramaz!..” diye ajanla dalga geçiyor. Bu saatten sonra film, neredeyse tek bir mekânda; Yusuf, Humphries ve Brody arasındaki diyaloglar üzerindeki hesablaşmayla ilerliyor.

Yusuf’un yanına önce Humphries giriyor. Askerî ajanlardan birinin Yusuf’u ıslattığını görüyor. Ve jopu alıp ajanı öldüresiye dövüyor. Hemen yaka paça dışarıya alıyorlar Humphries’i. Bu psikopatça hareketiyle, Yusuf’a, “kendi ajanıma bile bunu yapıyorsam, sana neler yapmam ki!” diye gözdağı vermek istiyor aslında. Onun ardından Ajan Brody içeriye girerek, Yusuf’a, “Bay Younger, ben Ajan Brody, buradaki sorgu şartları tamamen kanuna aykırı, şimdi sizi buradan götürüp iyi şartlarda sorgulayacağız!” diyor. Yusuf, “benim adım Younger değil Yusuf ve burada olanlar da anormal değil, çünkü bir terör savaşındayız!” diyerek, Brody’nin sözünü kesiyor ve bu ilk diyaloğu daha başlamadan bitiriyor.

Artık Yusuf için zor zamanlar başlıyor. Humphries, önce Yusuf’un parmaklarından birini kesiyor, ardından hayalarına makas saplıyor. İlk işkence seansından sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi, kanlı ellerini lavaboda yıkayıp oturuyor ve karısının getirdiği yemeği yiyor. Bu sahne, bize, 28 Şubat döneminde Fetö’nün işkenceci polislerini tedai ettiriyor. Gözaltındaki İslâmcı tutuklulara işkence yapmadan önce abdestlerini alan, işkence arasında da sâkin bir şekilde gidip namazlarını kılan işkenceci polisleri getiriyor gözümüzün önüne…

İlk işkence seansından sonra, Ajan Brody ile Humphries arasında enteresan bir diyalog geçiyor. Brody, “Seni özel yapan bu durum değil mi; (işkence tekniklerin) düşmanlara karşı gizli silahımız mı?” diye soruyor. Humphries, “Bu, düşmanlarımızla ilgili değil. Bizimle ilgili. Zayıflığımızla ilgili. Biz kaybeden taraftayız. Biz korkuyoruz; onlar değil. Biz şübhe duyuyoruz; onlar inanıyor!” diye karşılık veriyor. İki cümlede, ABD’nin o “süper” gücünü nereden aldığının izahını yapıyor aslında. Korkularından ve sahte imajından!.. Hemen burada, Salih Mirzabeyoğlu’nun, ABD’nin süper gücünün aslında bir imaj simülasyonu olduğunu söylediği sözlerini hatırlıyoruz. Meâlen şöyle:

– “Bakıyoruz birçok meselede karşımızdakilerin aslında algılara oynadıkları, oyunu yutar bir durum söz konusu. Teknolojik imkânların insanı işten kesecek kadar gözde büyütülmesi ve bu ruhiyatla mücadeleye daha başlangıçta psikolojik olarak yenik başlama durumu. Ve daha da ilerletirsek meseleyi, o gücü ilâhlaştırmaya kadar giden bir noktadır ki, adam aslında Amerika’nın gücüne öyle iman etmiş ki, ona karşı çıkacak, onunla mücadele edecek, bırakın fiilî bir adım atmayı, beyninden geçirecek cesareti kalmamış.  Çünkü algıların yönetimi üzerine kurulu bir savaş yürütülürken, bizim buradakinin algısında karşı taraf teknolojik olarak öyle ileri bir seviyede ki, uzaydan senin pabuç numaranı alır, nefes ritmini ölçer gözüyle bakıyor. Böyle bakan birisini nasıl harekete geçirir de o düşmanla savaştırabilirsin? Onu saf dışı bırakmış işte!”

İşkence seansları aralıksız devam ediyor. Tek derdi bombaların yerini bulmak olan Ajan Brody, Yusuf’a insanca yaklaşırken; kayıtsız şartsız imân ettiği işkence tekniklerini bir insan üzerinde uygulamaktan haz duyan Humphries, zaman geçtikçe insanlıktan çıkıyor. Sonra, Yusuf bombaların yerini söylemek için iki şartı olduğunu öne sürerek, Başkan’a iletilmesi için bant kaydı yapıyor. Yâni Yusuf, işkence altında bile video kaydı yaparak şovuna devam ediyor. Öyle ya, şartlar ne olursa olsun, şov devam etmeli!.. Video kaydında; ABD’nin Müslüman ülkelerdeki muhalif darbecilere yardımı kesmesini ve Ortadoğu’daki tüm ABD kuvvetlerinin çekilmesini istiyor. Bu fikir, oradaki askerî ve sivil yetkililerden veto yiyor. Başkan’a bu teklifin iletilmesinin imkânsız olduğunu öne sürerek, Humphries’e bombaların yerini işkenceyle söyletmesi için tam yetki veriyorlar. Bu esnada da, Yusuf’un alışveriş merkezinde yakalandığı görüntüleri izliyorlar. Tam 23 dakika, yüzü güvenlik kamerasına dönük, yâni kendini yakalatmak için öylece durduğunu görüyorlar. Kendisine işkence yapacaklarını bildiği hâlde bile bile kendini yakalatıyor. Peki ama neden?

Ajan Brody tekrar sorguya giriyor. İşkenceden bitab hâlde olan Yusuf, ağlayarak, bombaların gerçek olmadığını, karısının dikkatini çekmek için blöf yaptığını, bu işkenceye son vermelerini istiyor. Onlara delil olarak da video kaydını yaptığı yerin adresini veriyor. Adres, FBI ekiplerini bir binanın çatısına götürüyor. Çatıdaki duvarda Yusuf’un resmini görüyorlar. Ajanlardan biri o resmi duvardan alır almaz, binanın 500 metre ilerisinde bir AVM’de bomba patlıyor. Yâni, gözaltında olan Yusuf, FBI eliyle bombanın ilkini patlatmış oluyor. Bu vakte kadar Yusuf’a insanî yaklaşan Ajan Brody, hışımla sorgu binasına dönüp, neşteri Yusuf’un göğsüne dayıyor. Bunu neden yaptığını soruyor. Yusuf, “Ülkemi seviyorum ama siz içine ediyorsunuz! Dinimi seviyorum ama siz dinime tükürüyorsunuz! Buradayım ve burada olmak istiyorum. Kendimi yakalattım, çünkü sizin gibi korkak değilim. Bana işkence edecek herkesle yüzyüze olmak istedim. Bana barbar diyorsunuz. Siz nesiniz? 50 sivili öldürdüm diye gözyaşı mı dökeyim? Siz her gün o kadar kişiyi öldürüyorsunuz. Burada sizin yetkiniz yok. Burada tek bir yetkili var ve o da siz değilsiniz!”

İyice çılgına dönen ajanlar, Yusuf’un karısını getirerek, gözünün önünde boğazını kesiyorlar. Ardından çocuklarını getirip, bombaların yerini söylemezse onları da öldüreceklerini söylüyorlar. Çocuklarını gözü dönmüş Humphries’in elinde gören Yusuf, bombaların adresini onlara veriyor. Fakat bu, Humphries’i tatmin etmiyor. Akıl oyunları oynamayı seven Yusuf’un tüm bu aşamaların plânlarını yaptığını, o yüzden dördüncü bir bomba olduğunu söyleyerek işkenceye devam etmek istiyor. Bu teklifi tartışma çıkarıyorsa da pek kabul görmüyor. O hengâmede Yusuf, ajanlardan birinin silâhını alarak şehâdet eylemi düzenliyor. Fakat Humphries haklı çıkıyor. Etkisiz hâle getirilen üçüncü bombanın hemen yanına gizlenmiş dördüncü bombanın geri sayım sayacının kadraja girmesiyle film nihayete eriyor…

Yönetmen Gregor Jordan, filmi “dünyayı kurtaran ABD ajanları” imajını tersine çeviren bir finalle bitiriyor. Aksiyona ihtiyaç duymadan, filmin neredeyse tamamına yakınını tek mekânda ve diyaloglar üzerinden yürüterek zor bir işe girişiyor. Hollywood filmlerinde izlemeye alıştığımız “İslâmofobi” rüzgarına kapılmadan; Müslümanların ve özellikle de İslâmcı militanların ABD düşmanlığının sebebini kendi penceresinden anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken Yusuf rolündeki Michael Sheen’in enfes oyunculuğuna yükleniyor. Sheen, senaristin kurguladığı akıl oyunlarıyla dolu eylemin mesajını, film boyunca neredeyse sandalyeden hiç kalkmadan, sadece diyalog ve mimikleriyle insanlara aktarmayı başarıyor. Fakat bu güçlü meydan okumayı yapan militanın da bir insan olduğunu, işkence altında hissettiği fizikî ve ruhî acıyı da, izleyiciye fazlasıyla hissettiriyor. Zira karşımızdaki adam, ortalama boyda ve kiloda, bizim gibi sıradan bir adam. Bu da yapılan eylemin değerine daha fazla anlam katıyor aslında. Âdeta, “Ben bir ABD vatandaşıyım. Sizden biriyim. Sizden hiçbir farkım yok. Benim de sizin gibi korkularım var. Ben de sizin gibi acı çekiyorum. Fakat bu hâlimle işte tek başıma size savaş açıyorum!” diye bir meydan okuma gösterisi yapıyor.

Filmin kötü adam karakteri Humphries’i oynayan Samuel L. Jackson, “zanlıyı konuşturmak için her yol mubahtır” prensiblerine sıkı sıkıya bağlı, hiçbir ahlâkî ilkesi olmayan, acımasız ve merhametsiz bir sorgu uzmanı rolünde. Jackson, filmde üzerine düşen “işkenceci” rolünün hakkını fazlasıyla yerine getiriyor. İşkencecinin sınırı yoktur. Duracağı yeri bilmez. O da, sınırları olmadığını, sorgunun başında kendi ajanlarından birini döverek gösteriyor.

Yine, başka bir sahnede; Yusuf’un vücudu işkenceden uyuşunca acıyı hissetmiyor diye, Ajan Brody’den Yusuf’a masaj yaparak uyuşukluğu gidermesini, yâni acıyı hissedecek hâle getirmesini istiyor. Ve hepsinden önemlisi, mahkûmun verdiği hiçbir cevabtan tatmin olmuyor. Zira profesyonel bir işkenceciyi, zanlının verdiği hiçbir itiraf tatmin etmez. Hep daha fazlasını ister, hep daha fazlasını almak için uğraşır. Çünkü onlar için, verdiğiniz bilginin bir kıymeti yoktur. Onlar için, işkence yapmak bir araç değil amaçtır. Humphries de, film de, bunu gösteriyor.

Çoğu sorgu seansına, zanlıya soru sorarak değil, işkence yaparak başlıyor Humphries. Fakat filmin başındaki kendine güvenen ve neşeli ruh hâli, film sonuna doğru yerini agresif ve dengesiz bir ruh hâline bırakıyor. Çünkü süreç uzadıkça, yaptığı işkence mahkûmun iradesini kıramayınca, bu sefer onun iradesi kırılmaya başlıyor!

İşkence görenle işkenceci arasında ortak bir nokta vardır. İkisi de irade savaşı verir. İşkenceci, mahkûmun iradesini kırmak için uğraşırken, mahkûm da direnerek işkencecinin iradesini kırmak için savaşır. İşkencecinin yaptığı işkencenin hedefi; mahkûmun vücuduna acı vermek değil, onun ruhunu ele geçirmektir. Bu savaşı güçlü olan değil, dayanıklı olan, yâni iradesi sağlam olan kazanır.

İşte Humphries de sorgulamanın sonunda iradesini kaybederek, Yusuf’a “Sen kazandın!” itirafında bulunur. Ajan Brody’nin, “Bu kadar acımasız olmak zorunda mısın?” diye sorduğu soruya ise, “Hâlâ anlamıyor musunuz? Burada mahkûm olan o değil, benim! Ben kendimi kurtarmak için uğraşıyorum!” cevabını vererek, hem kendi içinde bulunduğu ve hem de ABD’nin ruh hâlinin fotoğrafını ortaya koyar.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!