Holobeyin

63

Karl Pribram nörofizyolojinin dünyadaki en mühim isimlerinden biri. Aynı zamanda beyin cerrahı. Onu özgün kılan ise, bu iki niteliğinden ziyâde fizik, özellikle de quantum fiziği ve hologram fiziğiyle olan profesyonel ilgisi. Tababet ilmi nobran ve mağrur bir ilimdir ve diğer ilimler üzerinde bir dominansi (egemenlik, başatlık) kurma iddiasında ve inancındadır. Bu nedenle, kendini başka ilimlere müdâhele noktasında yetkin ve haklı görürken, bir başka ilmin kendisine müdâhele etmesine pek sıcak bakmaz. Fakat son yıllarda (10 sene denebilir) en büyük ilimler arasında başı çeken ve yeryüzü mucizelerine imza atan FİZİK bilimi, Tıbb’ın koynuna girmeyi başarmış ve buna muqabil TIBB’ın kendi (Fizik) alanında rahat hareket edebilmesi için birçok occasion (fırsat) sağlamış ve bu iki bilim büyük projeksiyonlara mührünü en ileri derecede vurmaya başlamıştır. Bu kooperasyon (ortak ameliye) ve kollaborasyon (ortak çalışma) süreçleri neticesinde müdhiş teoriler ortaya çıkmış ve BD fiqriyatının önü iyice açılmış ve yürüyüşü ivme kazanmıştır. Aşağıda Karl Pribram’ın ‘Holographic brain theory-Holobrain’ (Holografik Beyin Teorisi-Holobeyin) üzerinde duracağız. Bu yazı bir yönüyle de, Holobrain teorisiyle diğer konvansiyonel nöronal kompütasyon modellerinin kıyası olacaktır.

Kavramın orijinali ‘Neuronal Computation’. Meâlen; Sinir sistemini oluşturan asal elemanların (nöronlar, sinir hücreleri) sayma-dökme yeteneği, temel sâbit referansların determinasyonu, hüqmetme gücü, akletmesi, düşünmesi veya kabûlü. Kısaca, sinir sistemi temel yapısının sofistike (karmaşık-üstün) infrastrüktürü (altyapısı) denebilir.

Sinir sistemi ilimlerinin sıklıkla karşılaştığı bir problem vardır; beyindeki yerel yaralar (local lesions) selektif (seçici) olarak şu veya bu hafıza hattında alterasyona (modfikasyon: Değişim) yol açmıyor. Hologramda, engelleyici/sınırlayıcı hasar (restrictive damage) depolanmış enformasyonu yarmıyor (parçalamıyor) zira bu enformasyon hologramda dağıtılmış hâldedir. Yani, enformasyon, holografik filmin yayılımı doğrultusunda bütünün içinde dağılmış oluyor. Ancak, prosedürü tersine işlettiğimiz zaman tekrar biraraya toplanıyor. Bu cümleden olarak, hafızî enformasyonun bir ‘sonsuz’ dağılım (hamurun sonsuz yayılarak açılması misâli) ve tortop olarak bir mikro varlık vetiresinde dürülme özellikleri gösterdiğini rahatlıkla yazabiliyoruz. Demek ki, hafıza süreçleri beyindeki herhangi bir lezyondan dolayı zarar görmüyorsa bunun birinci sebebi, ‘tek merkezli’ olmaması, diğer sebebi ise dalga dalga ve katman yayılıp ve yeri geldiğinde de bir yerde kristalize olarak (donarak) dış etkilere kendini kapatmasıdır. Aynı, bir kedinin beyninde görme alanının %98’inin ve bir tavşanda ise %99’unun çıkarıldıktan sonra, ‘görme’ yetisinde neredeyse hiçbir değişikliğe rastlanmaması gibi. Varılan aşamada bilim, bunu hologram teorisiyle açıklıyor. Şunu unutmamak gerekir ki, hologram bile zevken idrâk gerçekliğine nazaran oldukça geri ve hantal bir fikir-teori düzeyini gösterir. Fakat, bize birçok şeyi gösterebilmesi açısından kıymetli bir nazariye olduğunu not ediyoruz. Hologram, tıbbı ve fiziği, yani bütün ilimleri çok ciddî revizyonlardan geçiriyor/geçirecek.

Karl Pribram, beynin, epizodik (kısa birimsel devreler, dalgavarî kesik periyodlar hâlinde) enformasyonu tevdi eden holonomik transformasyonları (holo-nizâm değişimleri/dönüşümleri), beynin üzerinde yer alan bölgelerde uygulamaya koyduğu fiqrini destekliyor. Daha sonra, beyin bu enformasyolnarı hatırlayabileceğimiz formlara tekrar odaklıyor.

Hususî vurgu (işâret) görme sitemine yapılmalıdır. Çünkü, görme sistemi sinir sistemi ilimlerinde en iyi karakterize edilmiş olan sistemdir. Klasik teoriler, enformasyonun belli merkezlerde ve belli formlarda depolandığını ve vu enformasyonu geniş bölgelere dağıtan bir transformasyon sistemi ve odağı olmadığını savunurlar. İşte bu nedenle görme sistemi, her iki konsepti de netleştirebiliyor.

1. Fourier benzeri spektral (dalgaboysal/tayfî) sahada veya frekanstaki hissî-duysal yolların/formların (modalités sensorielles) enformasyonunu depolayan transformasyonların Holonomik teorisi.

Duysal stimulus (uyaran-itki) beynin heryerine (bütün bölgelerine) yayılır/dağıtılır. Görme olayında, hususî kortikal hücreler (beyin kabuğu hücreleri) görme uyaranının (stimulus) geniş saha frekanslarına cevab verirler.

2. Klasik/konvansiyonel teoriye nazaran, transforme edilmemiş duysal stimulusa ilişkin hususî süreçler beyinde ayrı yerlerde depolanır (muhafaza edilir). Oysa, görme misâlinde, hususî kabuk hücrelerinin, görme stimulusu dahilinde hududlara ve muhtelif frekanslara %100 başarıyla cevab verdiğini tesbit ediyoruz.

Şimdi tekrâren belirtiyoruz ki; bilgi beyinde şu veya bu alanda veya bölgede yani dar bir alanda muhafaza edilmiyor bilakis bütün bilgiler beynin her tarafında, transforme durumda, mevcud ve beyne yakıştırılması gereken durum da-şu ân için-budur. Dolayısıyla Brocca’nın alanları da artık geçerli sayılamaz, en azından büyük bir yara almıştır. İşte bu realiteye ‘HOLOGRAM’ veya ’HOLONOMİ’ (Holo-nizâm) adını veriyoruz.

Karl Pribram’ın Holonomik teorisine nazaran, sinir hücrelerinin ağaçsı-dalsı uzantıları (dendritic processes) algı epizodlarının spektral transformasyonunu alma fonksiyonunu görüyorlar. Bu değişip dönüşmüş enformasyon çok sayıda nörona (sinir hücresi) dağıtılıyor ve depolanıyor. Epizod (O ÂN ve-aslında- EL’ÂN) hatırlandığında tersine bir transformasyon işliyor ve bu işleyiş özünde dalsı uzantıların fonksiyonunun da neticesi oluyor. Bu, bize bilinçlilik (bilinçli fasrkındalık – haberdâr olma) veriyor.

Şu ki; şuurluluk veya şuurlu bilme hâdisesi belli bir alanla mahdud değil ve fakat beynin her tarafında hazır ve nazır ve dahi, hem tek bir ‘ân’da dürülü-toplu ve hem de ‘O Ân’ belli bir epizodu ifâde ederken yanısıra ‘El’ân’ı da, bütün yayılmış sonsuz ânlar manzumesini de bünyesinde barındırıyor. Bütün ânları beynin heryerinde korurken, tek tek ânları da istediğimiz ânda gündemimize taşıyabiliyoruz. Bu sistem bütün insanlarda aynı olduğuna ve işlediğine göre, herkesin şuur seviyesinin aynı olmaması eşdeyişle ekseriyetin, Rasûlullah’ın hadisi üzere ‘Üst Şuur’dan mahrum (bühl-ebleh) olması nedendir? Çünkü, bu bir uruç (yükseliş) bilgisi ve ilmi olmaktan ziyâde bir tenezzül (iniş-lütûf) ilmidir-bilgisidir. BD Mimârı bu düzeyi ‘Zevken İdrâk’ olarak adlandırıyor. Zevken İdrâk bir tenezzül bilgisi ve eylemidir. Bu bilgi ve eylemin muhatabı ise uruç konumunda / arayışında olanlardır. Hologram bilgisi, Üst Şuurluluk yolunda bir uruç istasyonu olmaktadır. Bu bakımdan, hologram teorisi bir vasıtadır, basamaktır. Sualin cevabı burada yatmaktadır; yükselişi arayan, Üst Şuur-Üst Lisân-Üst Mânâ trilojisine yürür ve mes’ele konuşur. Konuştuğu mes’ele ve perdeden onun ekseriyete mi, ekâlliyete mi mensub olduğu anlaşılabilir. Vazife ise, meselâ hologram gibi vasıta-teorileri anlamaya çalışmak ve ivme kazanmaktır. Kafatasını çatlatmayı beceremeyen adamdan (ekseriyet) beyinde olup bitenlerle hologram ve Zevken İdrâk ilişkilerini kurmasını bekleyemeyiz. Rafinman (incelik, letâfet) olmadıkça konvansiyonele takılıp kalırız. Ancak, evvelâ, ortada bir gâye ve bu gâyeye yürümek için başvurulacak metod belirlenmelidir. Dünya ekseriyeti bu açıdan henüz nasibkâr görünmemektedir.

Bir başka maqâlede, Holografi kelimesinin yunanca kökenli olduğunu ve mânâsının da ‘tümyazım’ olduğunu belirtmiştik. ‘Yazım’ın her parçasının-bölümünün herşey hakkında enformasyon içerdiği fiqrine de hologram teorisi diyoruz.

Hologram (holografın maddî manifestasyonu-ortaya çıkışı, tecellisi, belirimi) fotografik bir yoğunlaşmadır. Bu fotografik yoğunlaşmanın içinde, çok özel bir yöntemle kaydedilmiş sahne hâlinde enformasyon mevcuddur. Hologram aydınlatıldığında, bu enformasyon sahnesinin üç buudlu realistik temsilini görürüz. Eğer, holografik-fotografik düzlemsel sahne küçük parçalara ayrılacak olursa bütün imaj, o küçük parçaların herhangi birinden ifraz olur (belirir; bütünün parçada aynen tezâhürü esprisi). Pribram holonomi terimini, dinamik (ve değişken) bir holograma gönderme yapma temelinde kullanır. Yani, hologramın fiqrî muhtevasını-nizâmını holonomi mefhumuyla karşılıyor, ete kemiğe büründürmeye çalışıyor.

Pribram yola çıkarken, parça, bütün enformasyonu taşır veya enformasyon yerel-merkezî değil her tarafta-yaygındır anlayışını benimser. Bu konsepti aydınlatmak için bazı deneyleri (demonstrasyonları) ortaya koymak gerekir. Gösterileceği üzere, ışık, lens (göz merceği) tarafından transforme edilmeden (değişip dönüşmeden) evvel holografik sahadadır.

Demonstrasyon 1. Slayt projektörde İmajı şekillendirip oluşturan Konverjan (bir noktada toplayıcı, odaklayıcı) lens kaldırılır. Slayt projektöre yerleştirilir ve ışık ekrana yansıtılır. Bir imaj ortaya çıkmayacaktır. Teknik olarak, ekrana düşen ışık holografik formdadır. No image will form. Ekrandaki her nokta, slayttaki her noktadan enformasyon alır. Eğer, toplayıcı (konverjan) lens ekranla slayt projektörü arasındaki bir yere yerleştirilirse ekranda bir imaj oluşabilir. Şimdi, lens kesik düzlemlerde yeni lokasyonlara (yerlere) doğru hareket ettirilebilir ve her (hareketli) durumda tam bir imaj oluşur. (Bunu 1978’de Taylor göstermiştir).

Demonstrasyon 2. Yukarıdaki prensip bir kamera kullanmak suretiyle gösterilebilir. Bir objeden resimler alındığını kabul edelim (Misâl; uzak bir dağdan). Resmi alıyoruz ve bilâhare cihazı birkaç feet (fit) öteye taşıyoruz ve yeni bir resim alıyoruz. Resimler geliştirildiğinde (tab edildiğinde) hepsi aynı görünür. Bu, imajı oluşturmak için gerekli enformasyonun resim aldığımız her yerleşim noktasında mevcud olduğu fiqrini doğrular. Yanısıra, bir objeye (nesne) çok uzaktan bakıp daha sonra başınızı yana eğerseniz, hâlâ daha objeyi görüyor olursunuz. Her iki pozisyonda gözünüze düşen ışık bütün imajı meydana getirmek için kâfîydi.

Demonstrasyon 3. Bir çift dürbün alalım. Sâdece bir tarafından uzak bir objeye bakalım. Şimdi parmaklarımızı lensin karşısına koyalım. Bu durumda sâdece ışık, parmaklarınızın arasından monocular’e (dürbünün bir teleskobu) girecektir. Hâlâ daha bütün imajı görüyor olacağız. Eğer parmaklarınızı yanyana getirirseniz ışık sâdece çok dar aralıklardan içeri girer fakat bütün imaj mevcuddur. Elinizi döndürürseniz, lensin değişik parçalarına ışığı göstermek suretiyle, bütün imaj yine şekillenir. Bu, lensin yüzeyinde herhangi bir noktaya düşen ışığın hologramik formda olduğunun gösterimidir.

Demonstrasyon 4. İğne deliği (pinhole) kamera, içinde lens kullanmaksızın (transformasyon aracı olmadan) bir imajın oluşabildiği özel bir vak’âyı temsil eder. Eğer, iğne deliği kamera çok çok az hareket ederse, imaj yine oluşur. Bu, bir parçada bütünün bulunması fiqrini kanıtlar.

İmajı üretmek için gerekli bütün enformasyon iğne kamera alanında mevcuddur. Lens bir imaj oluşturmak için gereken herşeyin transforme olması temelinde daha geniş alana düşen ışığa izin verme fonksiyonu görür. Bu, hem imaj çözümünü hem de ışığın birleşme yeteneğini sağlar. Daha tafsilatlı kavrama için, ‘Görme fizyolojisi’ üzerinde durmak gerekir.

Matematik olarak, Fourier dönüştürücüsü zaman fonksiyonunu f(x), frekans fonksiyonuna f(jw) dönüştürür. Burada ‘j’ frekans fonksiyonunun karmaşıklığına işâret eder. Diğer bir deyişle, Fourier dönüştürücüsü bir sinyali zaman sahasından frekans sahasına dönüştürebilir. Fourier dönüştürücüsü, birşeyi uzaydaki bir yerleşim mekânından (uzay koordinatları) frekans sahasına dönüştürmek için de kullanılabilir.

Fourier matematik dönüştürücüsü fiqri verinin (data) nizâmının temsil ettiğinden bağımsızdır. Bu, eğer beyin görsel stimuluslar açısından Fourier dönüşümünü gerçekleştirebiliyorsa, diğer hisler (işitme, tad, koku ve dokunma) için de aynı şeyi gerçekleştirebilmesinin mümkün olduğunun argümanı olmaktadır.

Aynı prensip optik ilminde de gösterilebilir. Meselâ, geniş teleskoplu bir lensin (veya ayna) iki farklı imajı çözebildiğini farzedelim. Daha küçük teleskoplu lens (veya ayna) iki yıldızı (görüntüsünü) çözme konusunda yeterli olmayacaktır. Aynı bunun gibi hologramın küçük parçaları da bütünün enformasyonuna sahib olmasına rağmen çözümlemede bazı aksaklılkar olacaktır.

Euclidien geometrik model;

Konvansiyonel teori, nöronlardaki asal enformatik (bilişimsel) olayın aksiyon potansiyelinin jenerasyonu (nesli) olduğunu savunur.

Aksiyon potansiyelinin ateşlenmesi (tek bir hücre veya hücre ağı için) hususî bir algının tetiklendiğine işâret eder. Uç bir vak’âda (büyükbaba hücre; ata hücre) tek bir hücrenin ateşlenmesi bir algıyı veya bir hafızayı tetikleyebilir. Bilâhare, algı aksiyon potansiyelinin akson yoluyla yayılımıyla beynin diğer bölümlerine ulaşır.

Görsel algı (visual perception) komponentleri;

Retina: Ağ tabaka. Kelime latince ‘Rete’ (Ağ) kelimesinden mülhemdir. Burada bulunan hücreler küçük dairevî stimuluslara (uyarılara) cevab verirler.

Lateral geniculate nucleus: Yanal dizsi çekirdek (Nucleus geniculatus lateralis). Buradaki hücreler de küçük dairevî stimuluslara (uyarılara) cevab verirler.

Primary visual cortex: Birincil görsel (beyin) kabuk: 3 yoldan ortak merkezli (concentric) alıcı sahaları dönüştürür.

  1. yönlenme sütunları boyunca değişik yönlenmelerin kısa hat (yol) segmentleri dahilinde ayrışmış görsel saha. Şeklin ve hareketin erken ayrışmasını sağlar.
  2. Renk hakkında enformasyon, yönlenme seçiciliğini noksan kılan ‘bloblar’ (damlacıklar) yoluyla belirlenir.
  3. İki gözden giriş (input) oküler (göze aid) başatlık sütunlarıyla yoluyla kombine edilir.

Görme sisteminin merkezî bağlantıları çok özgündür. Retina’nın ayrı bölgeleri thalamus’ta bulunan yanal dizsi çekirdeğe, komple bir görsel alanın beher gözü çekirdekte temsil edeceği biçimde yansıtırlar. Retina’da bulunan değişik hücre tipleri beyin sapında bulunan muhtelif hedeflere projeksiyon (yansıma) yaparlar. Her bir dizsi (geniculate) akson görme kabuğunda (visual cortex) ve birincil olarak da 4. katmanda/seviyede sonlanır. Her katmandaki hücreler diğer subcortical (kabukaltı) bölgelerle kendi öz bağlantı modellerine sahibdir.

Holonomik Beyin Teorisi;

Deneysel Kanıtlar

Hubel ve Wiesel (1959, 1962) basit ve karmaşık kabuk hücrelerini tasvir ve tasnif ettiler. Hem basit hem de karmaşık hücrelerin bazı yönlenmelere iyi derecede cevab verdiği sonucuna vardılar. Alternatif bakış, her kabuk hücresinin (cortical cell) görsel uyarının iki buudlu Fourier spectrumunun hususî bölümleri için seçici olabileceği biçimindeydi (Robson 1975, De Valois, Albrecht ve Thorell 1977). Mes’ele gelip, gerçek kenar dedektörünün non-linear (doğrusal olmayan) dinamiklere ihtiyaç duyup duymadığı tartışmasına dayandı ve kabuk hücrelerinin gerekli non-linear (doğrusal olmayan) dinamikleri ortaya koyup koymadığı açık değildi.

İki ayrı bakış; 1- Kabuk hücreleri non-linear kenar dedektörleri olarak işlev görüyorlar, 2- Kabuk hücreleri doğrusal mekân frekans filtreleri olarak işlev görüyorlar, biçiminde ortaya çıktı. Bu iki görüş/bakışın herbirinin, kabuk hücrelerinin görsel uyarıya nasıl cevab verdiği konusunda farklı öngörüleri vardı.

Kediler ve Maymunlar üzerinde gerçekleştirilen bir seri deneyle (De Valois ve arkadaşları 1979) kabuk hücrelerinin, Fourier spektrumlarındaki değişikliklere cevab verip vermediği araştırıldı. İlk deney, karelerin (damalar) Fourier prensiplerine göre 45 derece döndürülmesiyle Fourier spektrumlarının temel prensiplerini gözlemleme temelinde tasarlandı. Dikey kare-dalgalı parçalar, petit-caré’ler (küçük kareler) ve damaların herbiri aynı yönlendirme dahilinde dikey kenarlara sahibdi. Böylelikle, eğer kabuk hücresi kenar dedektörü olarak işlev görüyorsa, hücre kare-dalgalı parçalara, damalara ve küçük karelere aynı yönlendirme çeçevesinde ortalama bir cevab verebilmeliydi. Eğer, kabuk hücreleri spektral temel prensiplere cevab veriyorlarsa, kabuk hücresi 45 derece döndürülmüş dama tahtası modeline ortalama bir cevab verecekti.

Hem kedilerde hem de maymunlarda, saniyedeki aksiyon potansiyelini ölçmek için görsel kabuk hücrelerine mikro-elektrodlar konuldu. Ortalama stimulus parametreleri önce hücre için tanımlandı. Bilâhare, hücre için ortalama yönlenme ve ortalama mekân frekansı tesbit edildi. Eğer, kabuk hücresi gerçek kenar dedektörü olarak fonksiyon görüyorsa, kare-dalgalı parmaklık, dama tahtası ve çapraz hatların hepsinin hücrede aynı yönlenme istikâmetinde maksimal ivmeyi teşvik etmesi beklenirdi. Kabuk, kare-dalgalı parmaklık formuna ve dama tahtası modeline değişik açı rotasyonlarıyla, cevab verdi. İdeal cevab ise 45 derece rotasyonda ortaya çıktı. Bu, görme kabuğu hücresinin, kenar dedektörü olarak değil ve Fourier temel prensiplerine cevab verdiğini kanıtı olmaktadır.

Karl Pribram, hem ZAMAN’ın hem de SPEKTRAL (TAYFİ) ENFORMASYON’un ânı ânına beyinde depolandığını savunmaktadır. Pribram, zaman ve tayfî enformasyon kıymetlerinin ölçümsel tanımlarının da yapılabileceğini belirtmektedir. Hologram’ın mucidi olan Gabor, bir temel minimuma işâret eder: Enformasyon Quantumu. Nöronların dalsı uzantılarının mikro uzantıları (Dendritic microprocessings) Pribram tarafından ‘optimal information processing’ (Kâfî enformasyon uzantısı) olarak kabul edildi. Devamla Pribram, beynin, Gabor’un ortaya koyduğu belirsizliği minimize etmek için sürekli bir biçimde ‘dissipative structure’ (yayılıcı yapı) olarak faaliyet gösterdiğini ifâde etti.

Belirsizlik Prensibi (Quantum Fiziği açısından);

Quantum fiziğinde, belirsizlik prensibi Pagels’e (1982) nazaran şöyle tanımlanmaktadır; tek bir elektronun pozisyonunu ve momentumunu ânı ânına ölçebilen bir gerecimiz olduğunu farzedelim. Bir düğmeyi her itişinizde, gereç momentum ve pozisyonun sayısal değerlerini ekranda gösterecektir. Düğmeye her basışımızda çok az farklı momentum ve pozisyon değerleri elde edeceğiz. Yeterli ölçüm yapıldıktan sonra istatistikî analiz gerçekleştirilebilir. Heisenberg, ortalama bir değer çerçevesinde pozisyon ölçümlerinin yayılımını veya belirsizliğini işâret etmek için delta q terimini tanımladı. Daha sonra, delta q x delta p >= h formülünü buldu. Burada ‘h’ Plank sâbitidir. Ölçüm serileri neticesinde pozisyon ve momentum için bazı +/- belirsizlikler ortaya çıkar. Bu belirsizlikler Planck sâbitinden aşağı olmaz. Örneğin, pozisyonu tamı tamına ölçen (delta q = 0) bir gereç yapılsa, momentum hakkında hiçbir tanım yapılamaz ve (delta q = sonsuz) olur. Bir parçacığın enerjisi ve geçmiş zaman için de benzer bir belirsizlik ilişkisi mevcuddur. Belli bir ölçüm serisi neticesinde enerji belirsizliğinin ürünü (delta E) ve geçmiş zaman’ın belirsizliği her zaman, Plank sâbitinden büyük veya eşittir: (delta E)x(delta t)>=h.

Pribram’ın, ‘beyin yayılıcı bir yapıdır’ teorisi bu quant belirsizliğini ortadan kaldırmakta veya en azından teorik olarak sınırlamaktadır.

Yayılıcı Yapılar (Dissipative Structures)

Termodinamiğin ikinci yasası, entropinin herhangi bir izole (mücerred) sistemde her zaman arttığını söyler. Bunun anlamı, eğer bir şey kendi başına bırakılırsa dengeye (equilibrium) doğru yönelir (varır). Yani, maximal düzensizliğe doğru hareketlenecektir. Denge, en son tahlilde en ileri düzensizlik aşamasıdır. Bu nesnenin iç enerjisi minimize olma (küçülme/azalma) eğilimindedir. Bu kanunun geçersiz olduğu bir gözlem henüz yapılamamıştır (karadeliklerde ölçüm yapılamadığı için ancak faraziye olarak bu yasanın işlemediği söylenebilmektedir).

İzole bir sistem kendi kendine, enerji akımına açık olan bir alt sisteme ayrılabilir. Bu durumda, bütün kombine izole sistem termodinamiğin ikinci yasasına itaat etmeye devam eder fakat, alt-sistemin kendi çevresini düşürme/indirgeme temelinde entropik bir düşüş yaşaması mümkündür.

Alt-sistem çevresinde entropi artışı ikinci yasa gereği garanti altındadır. Alt-sistem, çevresinde kullanılabilir oranda enerji bulunduğu sürece dengeden uzak kalabilir. Çevresel entropi maksimal noktaya erdiğinde (kullanılabilir enerjinin kalmaması hâli de denebilir), alt-sistem dengeye ulaşabilir.

Bu tür alt-sistemlerin özel bir sınıfı mevcuddur ve orada, alt-sistem örgütlenmesi alt-sistem sınırları dahilinde olaylanan süreçlerle ortaya çıkar. Bu alt-sistemler sınıfı ‘yayılıcı yapılar’ (dissipative structures) olarak tanımlanır. Prigogine bu çalışmasıyla 1984 Nobel ödülünü almıştır. Pribram, beynin de böyle bir yapı olduğunu düşünmektedir.

Yayılıcı yapılar, kendilerini çerçevesinde ‘minimum/en az eforla aksiyon prensibi’ne (least action principle) göre örgütlerler. Holonomik beyin teorisinde Pribram, minimize olan bir entropiye vurgu yapar. Bu minimize olan entropi, depolanması mümkün olan enformasyon mıqdarının maksimize olmasını sağlar. Böylece, sistem (beyin) kendini, mümkün olan en fazla enformasyona ulaşabilecek biçimde örgütler. Buna göre, beyin devamlı olarak korelasyon (karşılıklı ilişki) süreçlerine angajedir. Holonomik beyin teorisi, ‘tekrar hatırlama’ (re-membering) veya düşünme eyleminin, Fourier dönüştürücüsü gibi birşeyin faaliyetiyle tersinden eşzamanlı olduğunu (concurrent) savunur (optik hologram üzerindeki laser ışıması gibi). Tersine dönüştürme eylemi bize, bir evvelki algının belli bir derecesini yeniden deneme olanağı verir. Hafızayı oluşturan da budur.

Son tecridde;

En büyük bilinmezlerden biri olan Beyin’in sayısız faaliyetlerinden sâdece biri (ama en önemlilerinden biri) olan hafıza ve şuurlu dirilik için Pribram’ın quantum destekli Holonomik beyin teorisini yukarıda anlattık. Buna göre; beyin holonomia (holo-nizâm) dahilinde faaliyet gösteriyor. Bu, görme sistemi üzerinde yapılan deneylerle kanıtlanmış durumda. Yine, bu deneyler beynin diğer sistemlerle ilgili faaliyeti için büyük bir işârettir. Yani teşmil edilebilir. Tersinin de geçerli olduğunu söyleyebiliriz zira, henüz zâhirin bâtını evresinde sayılırız. Şübhesiz bir de, bâtının bâtını ve onun da bâtını mutlaka vardır ve şu ân için belirtebileceğimiz en mühim şey, ZEVKEN İDRÂK ve Mütefekkir’in lâtif ipi. Ruh için de, ‘Lâtif Beden’ benzetmesi yapacak olursak (teşbihen) Ruh yolunda holonomik beyin teorisi önemli bir km. taşı oluyor…

(6 Ocak 2005)

Kaynak: H.A. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!