M. KEMAL’İ ANLAMAK EMPERYALİZMİ ANLAMAKTIR

0
516

İmparator (Latince imperator, İtalyanca imperatore, Fransızca empereur, İngilizce emperor): Emretmek, buyurmak, komuta etmek demek… Evvelâ ordu komutanı anlamına sahib bu kelimeden, bilâhare kabile ve kavim sınırlarını aşıp muhtelif kabile ve kavimleri idaresine alan geniş devlet organizasyonu anlamına gelen İmparatorluk (Latince İmperium) doğuyor…

Emperyal: İmparatorluğa dair; İmparatorluğun nüfuz sahasına giren…

Emperyalizm: İmparatorluğun sınırlarını, nüfuz sahasını genişletme ideolojisi…

Emperyalizmin günümüzdeki reel karşılığı ise şu: Batı kültürü dışındaki bütün kültürleri ifsad etmek, bilhassa İslâmiyet başta olmak üzere, kendisi dışındaki bütün kültür ve medeniyetleri kendisine karşı duramaz şekilde meflûç etmek… Ve bütün dünyayı maddî ve manevî sömürmek…

Bugünkü Batı İmparatorluğu, pek tabiî, Osmanlı İmparatorluğu’na hiç ama hiç benzemez; hattâ Roma İmparatorluğu’na da kıyas edilemez.

Bu kısa izahı gerekli görüyorum, zira imparatorluk lafzından rahatsız olan, dünyaya nizam vermiş Osmanlı geçmişinden utanan antiemperyalist(!) bir nesil de becerebilmiş durumda Emperyalizm…

Oysa yönetmek için yönetmek başka, ifsad etmek ve sömürmek için yayılmak başka; Nizâm-ı Âlem ve İ’lâyı Kelimetullah için bütün dünyaya tâlib olmak bambaşka…

Aşağıda, bir nevi bir kitab özeti bulacaksınız.

Arka kapağında şöyle takdim ediliyor kitab: “Falih Rıfkı Atay, 1923’den 1938’e kadar Atatürk’ün yanında bulunmuş, onun yaşadıklarını bizzat kendisinden dinlemiş ve hatta birçoğuna şahit olmuş, devrin önemli gazetecilerindendir. Çankaya, Atatürk’ü doğumundan okul yıllarına, savaştığı cephelerden yaptığı inkılaplara, tartışma sofralarından insani yönlerine kadar her detayı anektodlara yer vererek anlatan muazzam bir çalışma. Her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken ve Türkiye’nin dönüşümünü anlamamıza yardımcı olan bir eser.”

Gerçekten de çok önemli bir eser Çankaya. Başka hiçbir tarihî vesika kalmasaydı faraza bugüne; M. Kemal’i anlamak için yeterdi Çankaya!

Kimdir Çankaya’nın yazarı Falih Rıfkı?

“Bir gün, bir yemekte, Sabık Şair’e “İslâmiyet deyince benim burnuma ayak kokusu gelir!” sözünü söyleyen ve “o senin burnuna gelen, İslâmiyetin değil, ciğerindeki ufunetin kokusudur!” cevabını alan Falih Rıfkı, bu defa şu karşılığa muhataptır:

– Vücudunda, kalemini sokacağın ve gizleyeceğin ve onu kullanmayı gençliğinde pek iyi bildiğin bir menfez ara ve sus! Yoksa, seni, ruhî ve uzvî bütün fuhş menfezlerinle beraber ve çırılçıplak, ressam eline ve muharrir kalemine teslim etmek boynumuza borç olsun!

Falih Rıfkı Bey susmuştur.“ (Necib Fazıl, Bâbıâli)

“Bu Falih Rıfkı namındaki ankara mebusu, harb-i umumide Filistin ve Suriye cepheleri kumandanı olan Cemal Paşa’nın şehevani ve süfli hizmetini ifa etmiş bir pespayedir. Onun için haysiyet ve izzet-i nefsin kıymeti yoktur.” (Sabık Şeyhülislam Mustafa Sabri, Yarın, 2 Aralık 1927, Sayı: 11, s. 4)

Yazar Falih Rıfkı bir figürdür Çankaya’da; yazarını aşan bir eser Çankaya.

Kemal’i Anlamak, Emperyalizmi Anlamaktır!

Bu önermenin karşı durulacak bir tarafı da yoktur; ister onu emperyalizmin en büyük uşağı görenler olsun, ister en büyük antiemperyalist görenler bulunsun…

Buyurun…

Çocukluğunu ve gençliğini yakından bilen Kılıçoğlu Hakkı bana yazdığı mektupta der ki: “Ailece pek yakındık. Mustafa Kemal tatillerde Selanik’te sılaya geldiği vakit büyük kaynatamın tekkesine gelir, ayin günlerinde dervişler halkasına katılarak, huuu huuu diye, kan ter içinde kalıncaya kadar döner dururmuş.” Bunu öğrenmenin büyük faydası vardır. Mustafa Kemal yalnız Rumeli folklor türkülerini mat sesi ile güzel ve tatlı söylemekle kalmaz, klasik alaturka musiki makamlarını da bilirdi. Kafaca batı musikisine inanmış, zevkçe alaturkaya bağlı kalmıştı. Devrimciliği yıllarında her işte olduğu gibi zevkince değil, kafasınca giderek millî eğitimde yalnız batı musikisi öğretimi yaptırmıştır. Gene bu tatil gidişlerinde Selanik’te vals etmeyi de öğrenmişti. “Bir kurmay dans etmesini bilmelidir”, derdi. (s. 35)

Mustafa Kemal Şam’a 5 Şubat 1905’de tayin edilmişti. Hemen gitmeli idi. Deniz yolu ile Beyrut’a varınca arkadaşları ile buluştu. Beyrut, İstanbul gibi, İzmir ve Selanik gibi, Hristiyan ve yabancılı olduğu için yaşanabilecek dört Osmanlı şehrinden biri idi. Tanzimat’tan beri Hristiyanlar şeriatçı idare baskısından kurtulduklarından tam batıkârî ömür sürüyorlardı. Şam’da otuzuncu süvari alayına verilen Mustafa Kemal (…) akşam ezanı ile beraber sönen, tünenmiş kümesler hüznü bağlayan şehir (…) Kalebend toplumun zindanında omuzları üstüne çöken baskıdan silkinmek ister. Bir akşam yine evine dönüyordu. Bir sokaktan geçerken kulağına mızıka sesi geldi. (…) Bu, pencereleri kâğıtla kapanmış bir kahveydi. (…) Hicaz demiryolunda çalışan İtalyan işçileri, karıları ve kızları ile mandolin çalıyorlar, türkü söylüyorlar, şarap içiyorlar ve oynuyorlardı. (…) Derin bir iç çekiş ile baktı. Hayat, bu kağıtla örtülü pencerelerin arkasında, lâmba isi ve tütün dumanı arasından güç seçilen insanların neşesinde idi. (s. 47, 48)

“Vatan ve Hürriyet”, İttihat ve Terakki ile kaynaşmış, 27 Eylül 1907’de iki cemiyet birleşmişti. (…) Daha o zaman, 1907’de, arkadaşlarına şu fikrini söylemekten çekinmemiştir: Köhneleşen ve canlılığını kaybeden Osmanlı İmparatorluğu gövdesi üzerine devlet oturtulamaz. Ancak Türk çoğunluğu toprağı üzerine oturtulabilir. (…) İleriyi gören yok. Hiç kimse toprak fedakârlığı istemez. Mustafa Kemal gibi düşünmek “vatan hainliği”dir. Mustafa Kemal artık İttihad ve Terakki toplantılarına katılmaktadır. Akşamları sonradan Hürriyet adı konan meydandaki gazinolarda arkadaşları ile içer ve konuşur. Başlıca tartışma konusu “Meşrutiyet sonrası”dır. (…) Gittikleri belli başlı gazinoların adları Olimpos Palas, Kristal ve Yonyo’dur. (s. 56, 57)

Meşrutiyet ilân olunduktan sonra Mustafa Kemal’in bütün korkuları çıktı. İttihat ve Terakki orduya dayanan bir gizli komite niteliğinde kalıp devlet idaresini Sait ve Kâmil Paşalar gibi eski Osmanlı ihtiyarlarına bıraktı. Sanki seçimler olup Millet Meclisi toplanınca her şey hemen yoluna girecekti. Aslında ise Adriyatik kıyılarından Fars körfezine doğru bütün İmparatorluğun şeriatçı cahil Müslüman halkı Halifeye bağlı idi. (s. 61, 62)

31 Mart 1909’da İstanbul’da bir şeriatçılık ayaklanması olmuştur. (…) Hepsi mukaddes halife Sultan Hamid’e bağlı idi. Türk ve müslüman halk yığınlarının çoğunluğu baştan beri halifeci ve padişahçı idi. (s. 64)

Mustafa Kemal 1910’da bir ara Fransa’da Picardi manevralarına gitti. (…) Her akşam harita üzerinde ertesi günkü hareketler üzerinde tahminlerde bulunurmuş. Mustafa Kemal sıkılgan mizaçlıydı. İyice açılıp konuşabilmesi için bu sıkılganlığı giderecek kadar sinirlenmeli, ya bir görev heyecanı doğmalı yahut içki ile silkinmeliydi. Fransızcası da serbestçe konuşacak kadar kuvvetli olmamıştı. Mustafa Kemal kalpaklı Osmanlı subaylarını kendilerinden bile saymayan parlak üniformalı, iddialı ve gururlu yabancılara biraz ürkerek yaklaşmış (…) Sofrada yanına bir miralay düştü. Bir aralık ona dedi ki: -“Dün akşam sizin dediğiniz herkesinkinden doğru idi, fakat…” Bir şey söylemekle söylememek arasında duraklama geçirdikten sonra Mustafa Kemal’in başını göstererek: -“Ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz, başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez”, der. (s. 74)

Selânik’te 38. Piyade Alayı Komutanlığına tayin edilmesi de mesleğinde ciddi bir adım olmuştur. (…) Mustafa Kemal Bey alaya yaklaşınca gür bir sesle: -“Merhaba asker”, dedi. O tarihlerde yoklama teftişlerde komutanlar askere: -“Selamünaleyküm”… derler, asker de: -“Aleykümselam”… diye cevap verirdi. Alışmadığı bu tek kelimelik selam karşısında asker biraz irkildikten sonra aynı kelime ile cevap verdi. İşte o tarihten sonradır ki, orduya bu tek kelimelik selam usulü girmiştir. (s. 74, 75)

Enverci subayların da onun üzerine hikâyeleri vardı. Meselâ Doktor Nazım ve bir nüfuzlu İttihatçı aralarında konuşmaktaymışlar. Enver Paşa birden içeri girince susmuşlar. Başkumandan merakla: -“Herhalde bana dair birşeyden bahsediyorsunuz. Söyleyin bana!” demiş. –“Mustafa Kemal’in niçin terfi ettirilmediğini konuşuyorduk”, cevabını vermişler. Enver: -“İşte!” demiş ve cebinden Çanakkale kahramanını generallik rütbesine çıkaran tezkeresini göstermiş. Sonra şunu ilave etmiş: -“Ama biliniz ki onu paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız Allah olmak ister”. (s. 90)

Vakitsiz kimseyi ürkütmek istemeyen Mustafa Kemal, ordu komutanı olduğundan, her Cuma günü selâmlık töreninde bulunmaktaydı. (s. 133)

Harbi İngiltere kazanmıştı. İstanbul pek susturucu bir asker sıkısı altındaydı. Harp müddetinde halk yalnız bir defa hıncını duyurabilmişti. O da gene sessizce Sultan Hamid’in tabutu arkasına takılmaktan ibaretti. Alay yolu üstünde bazı pencerelerden başlarını uzatan kadınlar: -“Kırk paraya ekmek yediren, yirmi paraya kömür yaktıran padişahım, bizi kimlere bırakıp da gidiyorsun”, diye inlemişlerdi. (s. 153)

General Franchet d’Esperey, Köprübaşından beyaz bir ata binerek (…) Galata nümayişçileri arasından Beyoğlu’na çıktı. Bu beyaz at, fetih resimlerinde İkinci Mehmed’in suya at süren 465 yıllık hayaletini çiğnedi, geçti. (…) Ertesi gün halk yılgınlığı içinden bir ses çıkıyor. Bu ses Kadıköy kadınlarınındır. (…) Gazetelerin koymaya cesaret ettikleri telgraf şuydu: “Çanakkale müdafaasını yapan şehitlerin muazzez ruhları önünde Türk kadınlığına ve medeniyet alemine hitap ediyoruz. Limanımıza girdiğini gördüğümüz ahenin kalelerin karaya çıkardıkları yarım milyon askeri denize döken milletimizi mağlup addetmiyoruz. Peçelerimizi yırtan, sonra da cihan hürriyeti namına harp ettiklerini ilan edenlere teessüf ediyoruz. Milli hukukumuzu ve ismetimizi muhafaza edecek hükümet ve erkek yoksa biz varız.” (…) Bu sesler Anadolu ihtilâlinin ilk müjdeleriydi. (…) O günlerde halk kâbuslarından biri de Ayasofya’dır. (…) Heyecandan bitkin sesler: – “Ayasofya’ya çan takacaklarmış”, diyor. (s. 164, 165)

Florya’yı açanlar da göçmenlerdir. Osmanlı devrinde ne Türkler, ne de Hristiyanlar açık denizde yıkanma, hele güneşlenme meraklısı değildiler. (s. 167)

Abdullah Cevdet’in Türk milletinden hiçbir hayır ummadığını sonradan öğrenmiştik. Anadolu Türklerine Avrupa kanını aşılama fikrini ileri sürmüştü. (s. 173)

Soysuz Osmanlı aydınlarını bir kenara bırakalım. Vatanseverliklerine hiç şüphe olmayanların imzaladığı bir tarihi belge 1918’deki çöküşün ne kadar derinlere kadar gittiğini gösterir. Belgenin türkçesi yok edilmiştir. Fakat ingilizcesi Amerika’nın Dış İşleri Bakanlığı arşivinden alınıp Ankara Üniversitesi Tarih Araştırmaları dergisinin III. Cilt 4-5. Sayısına ek olarak yayınlanmıştır. Birinci imza Halide Edip, sonra sırası ile Yunus Nadi, Ahmet Emin, Velid Ebuzziya, Celâl Nuri, Necmeddin Sadak gibi isimleri görüyoruz. Bu dilekçe Türk Wilsoncular Birliği adına 5 Aralık 1918 tarihi ile ABD başkanı Woodrow Wilson’a verilmiştir. (…) Viyana kapılarına kadar giden koca Osmanlı İmparatorluğu’nun son aydınları, hem de koyu milliyetçi aydınlar kuşağının son sözü buydu. (…) Kendi kendimizden kurtulmak istiyorduk. (s. 175)

Profesör Pittard’ın eşi, romancı ve tarih yazarı Noelle Royer bir gün Atatürk’e bütün isteklerine ulaşma başarısının sırrını sormuştu: -“Durur, durur, dinlerim”, dedi. Sonra tekrarladı: -“Durur, durur, dinlerim”. Ve sustu. Sakarya Zaferi tacını giyinceye kadar durup durup dinleyecekti. (…) İç dünyası hiç dışarı sızmamalı idi. (s. 223)

Heyet-i Temsiliye’ye dokuz kişi seçilmiştir. İçlerinden biri Erzincan Nakşî şeyhi, biri de Mutki aşireti reisidir. Mustafa Kemal’in o günler nasıl bir hava içinde bulunduğunu daha iyi belirtmek için, gelecekteki layık cumhuriyet kurucusunun Erzurum Kongresi’ndeki duasını okuyalım: “Cenâb-ı Vâcib-ül-müteâl hazretleri habib-i ekremi hürmetine mübarek vatanın sahip ve müdafii ve diyanet-i celîle-i Ahmediyye’nin ilâ yevm-il kıyâme hâris-i esdâkı olan millet-i necîbemizi ve makam-ı saltanat ve hilâfet-i kübrâyı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak buyursun, âmin.” (s. 235)

Profesör Yeşke der ki: “Mustafa Kemal ezelî düşman tanımazdı. Hiçbir zaman kazandığı zaferi aşırı isteklerle tehlikeye sokmamıştır. 30 Ekim 1918 mütareke hattı ötesindeki Osmanlı topraklarından cesaretle vazgeçmesi, ihtilalci eserlerinin en büyüğüdür. Atatürk bu istekler çizgisini Batı Trakya meselesinde bile aşmamış ve Dünya Harbi’nden sonra biricik gerçek anlaşma olan Lausanne’ı elde etmiştir. (s. 250)

Fevzi Çakmak, Ankara’da, tıpkı Padişah ve Halife’ye olduğu gibi, Mustafa Kemal’e bağlanmıştır. O bu defa da samimi idi ve şüphesiz düşündüğü tek şey, artık düşman boyunduruğu altına giren Padişah ve Halife’yi kurtarmaktı. İnsanlar üzerine hiç hayal yapmayan, realist ve işini bilir Mustafa Kemal kendisini hükümet reisliğine kadar çıkarmıştır. Sonra da ölünceye kadar Genelkurmay Başkanlığı’nda tuttu. Fevzi Çakmak devletin ve görevinin adamı idi. Muhafazakârdı: Devrimlerden hiçbirinin taraflısı olmadığını bilirdik. Genelkurmay Başkanlığı’ndan ayrılıncaya kadar eski yazıyı kullanmıştır. Atatürk belli başlı devrim kararlarını verdikten sonra, bir defa pek sevdiği Diyanet İşleri Reisi Hoca Rıfat Efendi’yi çağırıp onu tatlı dille kandırır, sonra: -“Şimdi Mareşal’e gidelim”, derdi. (…) Fevzi Paşa ile İsmet Bey onun çok işine yaramışlardı. Bir ikinci adam olarak, çalışma ve kültür bakımından, en iyisi şüphesiz İnönü idi ve Fevzi Paşa da o da tam hizmet tipi idiler. (s. 259, 262)

İradesinde insana şaşkınlık verecek bir eğilip bükülme kabiliyeti vardı. (…) Öyle şartlar içinde Mustafa Kemal’in yaptığını yapabilecek cesarette demiyorum, belki ondan gözüpekler vardı, azminde demiyorum, belki onun kadar azimli olanlar vardı, bilgi de demiyorum, şüphesiz ondan daha bilgili olanları vardı, fakat kırk yıllık ömrümde onun liderlik dehasında hiç kimseyi tanımadım. Mustafa Kemal, anasından tam gününde ve saatinde doğmuştu. (s. 265)

23 Nisan 1920 Cuma günü Cuma namazından sonra dinî törenle meclis açılmış ve her idare merkezinde hatim duaları, Buhari-i Şerifler, minarelerde salâ ve “sevgili padişahımıza sadakat” yeminleri ile tören yapılmıştır. Meclis toplanır toplanmaz “ilk ve son sözü Padişah ve Halife’ye bağlılık” olduğuna yemin edilmiştir! “Cenâb-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki Padişah ve Halife’ye isyan sözü yalandan ibarettir.” (s. 307)

23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kurulduktan sonra Başkan Mustafa Kemal 29 Nisan’da Moskova’ya ilk telgrafını çekmişti. Meclis, Rusya ile daha yakınlaşmak ve bir anlaşma yapmak üzere bir heyet yollamaya kara verdi. (…) Tokat Milletvekili Nazım, Hacıbayram yakınlarında açtıkları kulübe birçok kimseleri çağırdı. Kapıda karşılayıcı Servet’ti. “Meclis’te bir grup yapalım. Memleketin buna ihtiyacı var. Komünistlik İslâm esaslarına uygundur. Ebubekir komünisttir. Müslüman olduktan sonra bütün varını yoksullara dağıttı idi” diyordu. (…) İş çığırından çıkmak üzere idi. Mustafa Suphi ve onyedi arkadaşı Yahya Kaptan’la adamları tarafından bir takaya bindirilerek denize atılmışlardır. (s. 323, 326)

Meclis’te Mustafa Kemal’den kuşkulanan en tehlikeli ve azgın grup muhafazakâr takımı idi. Mütareke yıllarında Osmanlıca irtica dediğimiz gericilik İstanbul’da da Anadolu’da da alıp yürümüştü. (…) İstanbul Maarif Nazırı, okuma kitaplarından “Türk” kelimelerinin kaldırılarak yerine “Osmanlı” sözü konmasını emretmişti. Ankara’da Maarif Vekilliği resim dersini çizgi dersine çevirmiş, alabildiğine yeni medrese açmıştı. (…) Şair Akif, sarıklı hocalardan çoğu, Trabzon Milletvekili Ali Şükrü bu grupta idiler. Ali Şükrü bir deniz kurmayı olduğu halde en azılı olanlardan biri idi. 26 yaşında Meclis’e gelmişti. Cüretli ve atılgandı. Bir sağlık kanunu tartışmasında: “Kadınlarımızdan ne ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız!” diye haykırmıştı. (…) Men-i Müskirat adlı içki yasağı kanunu deniz kurmayı Ali Şükrü’nün teklifi üzerine bir şeriat kanunu olarak çıkmıştır. Maliye Vekili, boş hazinenin bu yüzden yirmi milyon lira kaybedeceğini boş yere anlatmaya çalıştı. (s. 326, 327)

Kuvvetler Birliği üzerine yapılan ilk Anayasa tartışmaları ağır olmuştu. Bir hukukçu Mustafa Kemal’e: -“Sizin kurmak istediğiniz sistem hiçbir hukuk kitabında yoktur”, demesi üzerine Mustafa Kemal: -“Uygulanıp denemeden geçen işler prensip ve kaide haline gelirler. Ben yapayım, siz kitaba yazarsınız”, cevabını vermişti. (s. 328)

Zaferin ilk günleri İzmir’e vardığım vakit Topal Osman’ı Buca’da görmüştüm. (…) Daha sonra İstanbul’a gelip Beyoğlu caddesinde dolaştığı zaman da, çarşaflı, peçesi açık bir kadın görmüş: -“Biz bu karıları böyle görmek için mi dövüştük?” diye mırıldanmıştı. Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal’e bağlı kalan, çetesinin adamlarına Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekleten Topal Osman da, en sonunda, nizamlı ordunun kıta komutanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur. (s. 331)

İstanbul, Ankara gericiliği ve düşmanla birlik gericiler hepsi bir tek proğramın üstünde idiler (…) Türkiye’de garpçılık nizamı davasını kökünden kazımak olan bir program yürümeliydi. Yazık ki bu program bugünkü gericinin de elindedir. (…) Mustafa Kemal, zaferi bir ele geçirse, hemen geriye dönerek kılıcını gericiliğin tepesine indirecekti. Fakat onu, ister istemez, başının üstünde taşır görünmek lâzımdı. (s. 381)

Sonradan bize anlattıklarına göre Mustafa Kemal de şehre girince bu otele uğramış. (…) Garson mudur, otel müdürü müdür, artık kim önce koşup gelmişse birer kadeh içki istediklerini söyler ve ve sorar: -“Kral Konstantin hiç bu otele gelip de bir kadeh rakı içti mi?” –“Hayır Paşa efendimiz”. –“Öyle ise neden İzmir’i almak istemiş?” (s. 403)

Sonra şu fıkrayı anlatmıştı: -“Sakarya’dan dönmüştüm. İstasyona çıkınca hocaların beni Hacı Bayram’a götüreceklerini haber verdiler. Baktım ki Mehmetçiğin zaferini türbeye kaptıracağız. Ret de edemezdim, kalabalık arasında yavaş yavaş yürüyerek bir tertip düşünüyordum. Tam Meclis’in önüne gelince, birden ayrıldım, balkona çıkarak nutuk söylemeye hazırlandım. Halk da milletvekillerine katılarak karşımda bir dinleyiciler kalabalığı toplandı. Söyledim, sonra içeriye girdim. Program bu olmuş oldu.” (s. 459)

Hayat ve sergüzeştleri kendisini bir şeye inandırmıştır: Biz Batılı bir millet ve bir Batı devleti olmadıkça kurtulamayız. Bizi batılı bir millet olmaktan ve bir Batı devleti haline gelmekten alıkoyan gelenekler ve müesseseler ortadan kalkmalıdır. (…) Mustafa Kemal büyük bir realistti. Siyasette ütopyacı zaaflarına düşmekten kaçardı. Ziya Gökalp, tanıdıktan sonra Mustafa Kemal’e hayran kalmıştır. Çünkü devrimci olarak en ileri Türkçülerin bile kurtulacaklarını sanmadıkları Ortaçağ müesseselerini bir hamlede yıkmış ve Türk milliyetçiliğine engin ufuklar açmıştı. Mustafa Kemal’in devrimcilik mesleğinde ilmîyi andıran formüller sonradan ve kendiliğinden doğacaktır. Kurtuluş devri nihayet bulduktan sonra, devrimcilik eseri ilk zamanları hatıra gelmeyen hayret verici bir tecanüs gösterecek ve ileri Türkçüler bütün harekete “Kemalizm” ismini vereceklerdir. (s. 465, 466)

Eski Türkiye’de “Cumhuriyet” sözü “Şapka” sözü kadar kötü ve korkulu idi. Yobaz lugatindeki manası ile “gavurluk” mahiyetinde idi. Gerçi Tanzimat’tan sonraki edebiyatta ilk halifeler rejiminin Cumhuriyet demek olduğu gibi bir iki fıkraya tesadüf olunabilir. Fakat eski Türkiye’de hiçbir zaman Cumhuriyetçilik diye bir fikir akımı olmamıştır. Olmasına da imkan yoktu. Bir Osmanlıya Cumhuriyetçi demek, o zaman için “gavur” demek, bugün için “komünist” demek gibi birşeydi. Öyle ise Cumhuriyet, Millet Meclisi’nin bir toplanışta vereceği karar ile “emr-i vâki” olmamalı idi. Mecliste ve gazetelerde tartışmaya konulmalı idi. (…) Mustafa Kemal o mecliste fikir tartışmaları ile tabii bir ekseriyet elde edemezdi. Önce politika taktikleri ile bir teslimiyet havası yaratmalı idi. (s. 472, 473)

Büyük iradelerin sihri böyledir. İnanmayan da inanışın, istemeyen de isteyişin heyecanına tutulur. Güçlük bu havanın yaratılmasındadır. An’ın, kader anının tam üstüne düşünülmesindedir. (s. 489)

Demek ki inkılap devri, eğer Cumhuriyet ilânını başlangıç alırsak, 29 Ekim 1923’den 3 Kasım 1928’e kadar beş yıl bir ay sürmüştür. Ondan sonra bütün iş, yeni düzeni bütün topluluğa sindirmekte idi. Bu da Türkiye halkını, yüzde yüz müspet ilme dayanan ilk eğitim terbiyesinden geçirmeye bağlı idi. (s. 495)

Kemalizm aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kur’an’ın bir ayetindeki emrini başka bir ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıhta buna nesih diyoruz. Muhammed, son peygamber olduğuna göre, O’ndan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. (…) Mustafa Kemal’in yaptığı, işte bu nesih hakkını kullanmaktı. (…) Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır. Kaldı ki insan aklı nesih hakkını farzlar üzerine de götürebilir. Zekat, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirasıdır. (…) Namaz şekli de iskemle olmayan entarili bir halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek, hele başkasının ayağının değdiği yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürümez. (…) Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağından da şüphe yoktu. (s. 495, 496)

Kadını kurtaracaktı. Kurtarmak için önce açmalı idi. (s. 517)

Rumeli ve Anadolu halkının şehirlerde oturanlardan haylisi, köylülerin hemen hepsi ya abanî, ya başka türlü sarıklı idi. Bu gerçi tam hoca sarığı değildi. Fakat sarıktan başka da isim verilemezdi. (s. 543)

Bir hayli sonra, meselâ İzmir gibi aydın çevreler varken, ilk şapkayı niçin Kastamonu taassubu içinde giydiğini Mustafa Kemal’den sormuştum. Şu cevabı verdi: (…) İnebolu’da halk toplantısına gittiğim vakit simsiyah bir kalabalık bulunca sinir gerginliğim büsbütün arttı: -“Nedir bu milleti bu geriliğe mahkum etmek?” diye düşünüyordum. Söze başlamadan önce su içmek istedim. Elim titredi, bardağı dudağımda güç tuttum. Bu da bende şiddetli bir aksülâmel (tepki) yaptı. Bildiğiniz nutku söyledim ve başımdakini halka göstererek: -“Bunun adına şapka derler”, dedim. (s. 547)

Türk kafasını köklerine kadar Arap kaynaklarından sökecek ve millî kılacaktık. (s. 551)

Atatürk el yazısı majisküllerini (büyük harfler) bilmezdi. Küçük harfleri büyütmekle yetinirdi. Kağıdı aldı, Kemal’in baş harfini küçük (kü)nün büyütülmüşü ile sonra da (k)nın büyütülmüşü ile yazdı. Birincisi hiç hoşuna gitmedi. Bu yüzden (kü) harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk (kü)nün majiskülünü bilmiyordu. Çünkü o (K)nın büyültülmüşünden daha gösterişli idi. (s. 554)

İçki âleminde sabahlara kadar kalsa, hafızasının bulandığına pek az rastladığımız Atatürk, henüz ilk kadehi tamamladıktan biraz sonra, iki üç gece önce masada iki arkadaşı arasında geçen vakayı ele alarak, bana döndü: -“O akşam sen de burada idin, haklı mıyım, değil miyim?” diye bana sordu. İçim ıstıraptan burkuldu. Kalabalık arasına gelmemiştim. Hem de bir vaka ile geçmiş olan yarım saat öncesi bile hafızasından silinip gitmişti. Nihayet 56 yaşında idi. (s. 609)

Bütün bunların sebebi karaciğerini için için kemiren onulmaz bir illet olduğunu bilmiyorduk. Bu, önce hafıza zayıflamasından başlamıştı. (…) Sonra kaşınmalar başladı. (…) Atatürk kaşınmaya, hem de eğilerek bacaklarını kaşımaya dayanamıyordu: -“Bu evde göze görünmez kırmızı böcekler varmış”, diye tutturmuştu. (s. 612)

Burada eski deyimle bir “istidrat” yapayım. Uzun gecelerde, ara sıra birtakım düşüncelerini dikte ettirmek adeti idi. Notları çok defa ben tutardım. Kalabalık arasında: -“Bunları gazetene koyarsın”, derdi. Halbuki yine çok defa bu diktelerde bir “dikişsizlik”, bir “gelişigüzellik” hali olduğu için biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde: -“İyi ettiniz. Zati mesele vakit geçirmektir”, derdi. (s. 620)

Atatürk, büyük stratejistliği ve politikacılığı dışında, umumî kültürü ister istemez zayıf bir Osmanlı subayı idi. (s. 631)

Atatürk cömert değildi. Elinin dar olduğu bile söylenebilir. Kendisine hediye gelen kravatlardan birer tanesini alabilmek için neler çektiğimizi hatırlıyorum. (s. 638)

Devrinin liderleri arasında tek samimi dostluk hissettiği adam, Amerikan demokrasisinin başındaki Roosevelt olmuştur. (…) Herriot’yu nasıl zevkle karşılayıp konuştuğunu da hatırlarım. (s. 649)

 

KAYNAK

Falih Rıfkı Atay, ÇANKAYA -Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar-, 2. Basım, Pozitif Yayınları, 712 sayfa, İstanbul 2011.

 

Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 4, Ağustos-Ekim 2013.

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz