SALİH MİRZABEYOĞLU KİMDİR? İBDA NEDİR?

29 Ocak 1999 günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde Av. Harun Yüksel tarafından verilen konferansın bant çözümüdür.

0
1429

TAKDİM

Şimdi okuyacağınız metin, İBDA Fikriyatı’nın kurucusu Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun tutuklanıp, fikir ve aksiyonunu cezaevinden sürdürmeye başlayışından üç hafta kadar sonra, yazarımız Av. Harun Yüksel tarafından, Akademya Konferansları çerçevesinde 29 Ocak 1999 günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferansın bant çözümüdür. Burada okuyacaklarınız, Büyük İslâm İnkılâbını tezgâhlayan bir büyük Mütefekkir’in ıstırabı değildir yalnızca. Bu satırlarda, çektiği fikir-sanat-aksiyon çilesinden şanlı bir destan dokuyan ÖNCÜ’nün benzersiz “hüviyeti-kimliği” de, konuşmacının zâviyesinden görülebildiğince yeralmaktadır. Sizi bu güzel konferansla başbaşa bırakalım artık… (Akademya)

Bugün burada bir kimlikten, çok önemli bir kimlikten, bir fikir-sanat-aksiyon adamının kimliğinden, çok önemli misyonu olan birinden bahsedeceğiz. Belki de bu kimlikler içinde en önemsiz olanı bugün en aktüel olanıdır. Yâni sanık kimliği. Aslında böyle bir insanı sanık kimliğiyle tarif etmek, ona da bize de yazık olur. Hâdiseler onu buraya getirdi. İlahî Takdir’in işlerine karışmayız. Fakat ona bu kimliği giydirmek isteyenlerle de hesabımız var. Bu hesabı hukukî platformlarda, her yerde, her zaman, bir hukukçu olarak, bir aydın olarak, bu ülkenin bir evlâdı olarak göreceğiz, görmeye devam edeceğiz. Zaman zaman burada, her ne kadar önemsiz bir kimlik de olsa, şu ândaki sanık kimliğine de değineceğiz. Konferansa gelmeden önce hatırıma birdenbire geliverdi; burada geçen sene Akademya faaliyetleri çevresinde, bizim de yönetici olarak katıldığımız bir panel verilmişti. Orada çok enteresan bir şey oldu. Bu içinde bulunduğumuz mekânın eskiden Osmanlı döneminin ünlü Mevlevî tekkelerinden biri olduğunu öğrendim. Ve o tekkenin kalıntıları üzerine inşâ edilmiş mekânda konuşuyoruz. Ve o tekkenin en önemli müntesiblerinden biri de, İstanbul’un gerçekten büyük dev şairlerinden olan Şeyh Galib. Sayın Mirzabeyoğlu da büyük bir şair. Fakat biz bugün onun şair kimliği üzerinde durmayacağız. Mesele şu; ben şiirden o kadar anlayan bir adam değilim. Şair kimliği üzerinde gerçekten çok önemli bir çalışma yaptı Remzi Vatansever kardeşimiz. Çalışmasının ismi “Kayan Yıldız Sırrı Üzerine Bir Şerh Denemesi”ydi. Meraklıları için adres gösteriyorum, orada bulabilirler. Şeyh Galib‘in hatırıma gelmesi şunu çağrıştırdı. Biz hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına, her şeyin belli bir düzen içinde gittiğine, “Takdir-i İlâhî”ye inanan insanlarız. Merhum Şeyh Galib, yüzyıllar öncesinden Hazreti Mevlana‘dan aldığı feyzi billurlaştırmış büyük insan, büyük şair. Bu bir tevafuk. Mevlevi tekkesindeyiz. Benimle sohbet eden dostlar bilirler. Benim Hazreti Mevlâna‘ya ayıracak bir şükran borcum da vardır kendi hayatım içerisinde. Mevlevi tekkesindeyiz. Şeyh Galib‘in huzurundayız.

Garib bir şey daha oldu; Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ndeyiz. Tarık Zafer Tunaya da İstanbul Hukuk Fakültesi’nden benim hocamdır. Şimdi Şeyh Galib nerede? Tarık Zafer Tunaya nerede? Şeyh Galib dev bir Müslüman, Tarık Zafer Tunaya da kendi çapında bir ateist. İyi bir hocaydı. İyi şeyler öğrendik. Bu topraklarda olan değişimi tek başına gösterebilmesi bakımından ben bu tezadı vurgulamak istiyorum. Şeyh Galib‘ten Tarık Zafer Tunaya‘ya geldik. Yâni Mevlevî Şeyhi büyük şair Şeyh Galib‘ten ateist profesör Tarık Zafer Tunaya‘ya. Böyle dehşetli bir değişim yaşadık bu topraklarda.

Sayın Mirzabeyoğlu‘na, Hukuk Fakültesi’nde Tarık Zafer Tunaya da hocalık yaptı o dönemde. Ve bizim bugün onu konuşacağımız, Tarık Zafer‘in talebesi olan Sayın MirzabeyoğluTarık Zafer‘in hiç istemediği bir dünya görüşünü örgüleştirdi bu topraklarda. Ve Şeyh Galib‘in güzel dünyasını yeniden ihyâ için dehşetli, müthiş bir fikri ortaya attı. Ve bugüne geldiğimizde, 26 Ocak tarihi Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunun 700. yılı; üstüste garib tevafuklar var. Bir de 1 Şubat 1991 var. 1 Şubat 1991’de Sayın Mirzabeyoğlu‘nun sanık kimliği ile, yine aktüel hâle geldiği bir tarih. 1 Şubat 1991’de; ona zorla deli gömleği giydirir gibi, fikir adamı kimliğini çıkartıp, sanatkâr kimliğini çıkartıp, şair kimliğini çıkartıp, sanık kimliğini giydirmek isteyenler bunu beceremediler. Salih Mirzabeyoğlu, 1 Şubat’tan zannediyorum 70 gün sonra bu kimliği üzerinden atmış olarak çıktı. Haysiyetiyle çıktı. Fakat ona 1 Şubat 1991’de revâ görülen zulüm, “İşkence” ismiyle eserleşti. Yüzyıllar boyunca da o eser, ona yapılanlara şâhidlik edecek. Bazı insanlar, bazı insanlara nedense sırf fikirleri yüzünden, sırf onun fikirlerini beğenmedikleri için inanılmaz zulümler ve işkenceler yapıyorlar. Rahmetli Üstadımızın biliyorsunuz, bir eserinin ismi, “Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar”dır.

Yine Üstadımızın “Son Devrin Din Mazlumları” adıyla, sırf inançları ve fikirleri yüzünden zulme uğramış son dönem mazlumlarını anlattığı eseri var. Sayın Mirzabeyoğlu‘nun, sanık kimliğinin kendisine giydirilmek istenmesinden hemen önce yayınladığı “Büyük Muztaribler” isimli eseri var. “Büyük Muztaribler”, dünya fikir tarihi boyunca gerçekten düşünerek kendilerine ızdırab vermiş, düşünme yüzünden büyük ızdırablar çekmiş; bu sebeble çoğu, aynı zamanda kendilerine verdikleri ızdırab yetmezmiş gibi, bu düşünme eylemleri yüzünden kendi dışındakiler tarafından da zulme uğramışlardır. Yâni Salih Mirzabeyoğlu, düşüncesi hâkim güçler tarafından beğenilmediği için zulme uğrayan ne ilk mütefekkir, eğer dünya böyle gidecekse ne son mütefekkir olacak. Yine onun “Büyük Muztaribler” isimli eserinden takib ederek söylersek; Batı düşüncesinde Sokrat, yoldan sapmış, doğrudan sapmış, kendilerini bu sebeble perişan etmiş, insanlıktan çıkmış Atinalılara hak ve hakikati gösterebilmek bakımından elinden geleni yaptı. Yaptığı şey neydi; yanlışlarını onlara söyleyerek, o yanlışlar yerine hangi doğruya sahib çıkmaları gerektiğini söyledi. Beğenmediler. Sen, dediler, bizim alışkanlıklarımıza, bizim çıkarlarımıza, bizim bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun. Sen kurulu düzeni yıkmak istiyorsun. Ve yargıladılar Sokrat‘ı. Suçlusun, dediler. Büyük Jüri toplandı. O meşhur savunmasını yaptı. Baldıran Zehirini içerek ölüme mahkûm ettiler. İçti. Nitekim Sokrat ölümden korkan bir insan olsaydı, cezadan korkan bir insan olsaydı, düşüncelerini cezaya uğramak korkusuyla açıklamaktan korkan bir insan olsaydı, zaten bizim gibi kıvırırdı, söylemezdi. O söyledi, bedelini de ödedi. Bedelinin de öyle olacağını zaten biliyordu. Batı tarihi, aynı zamanda da Batı fikir tarihi, zulme uğramış yığınla tefekkür adamının bulunduğu bir tarihtir. Hani Batı şöyle âdildir, böyle âdildir diye bugün bize itelemeye çalışıyorlar ya, meselâ Bruno‘yu yaktılar; Galile dünya dönüyor dediği için seni şöyle yaparız, böyle yaparız, sen düzeni değiştireceksin, dediler. Ne demek dünya dönüyor; dünya dönmüyor, dediler. Ya bu sözünü geri alırsın yahut cezanı çekersin, dediler. O sözünü geri almayı tercih etti. Ama dedi ki, “dünya gene de dönüyor”. Dünyanın döndüğü sonradan anlaşıldı. Ama Galile‘ye dünya dönüyor dediği için zulmedenleri bugün hayırla yâdeden kim var? Bugün Sokrat‘ı düşünceyle uğraşan, fikirle uğraşan herkes tanıyor. Peki Sokrat‘ı mahkûm eden jüriden kaç kişiyi tanıyorsunuz? Ve “iyi oldu” diyen var mı içinizde, Sokrat‘a Baldıran Zehiri içirenler için? Ve Bruno‘yu yakanlar için bugün törenler düzenleniyor mu, aferin helâl olsun adamlara diye? Bu, Batı’dan örnekler. Daha çoğaltılabilir örnekler. Batı’da biliyorsunuz Engizisyon gibi bir kurum var. Sırf bu işler için kurulmuş. Bir de bize dönelim. Yâni Vahdaniyet Yolu’na. Salih Aleyhisselâm‘a pusu kurdular, öldüreceklerdi, beceremediler. Hazreti Yahya‘nın başını kestiler, niye kestiler: Sırf “Hazret-i İsa gelecek, size kurtarıcı fikirler verecek, aman ona sahib çıkın, aman ona tâbi olun” dediği için. Hıristiyan kaynaklarında bir ismi de “habercidir” ya Hazret-i Yahya‘nın! Hz. İlyas‘ı ölüme mahkûm ettiler, memleketini terketmek zorunda kaldı. Kendisini ölüme mahkûm eden kurulu düzen, o ölüme mahkûmiyet sebebiyle çaresiz dertlere düştüğü için kendi ülkesine döndü, durumu düzeltti. Say sayabildiğin kadar bitmez. Kâinatın efendisine revâ görülen zulmü nasıl izah edeceksiniz! Kâinatın efendisini öldürmek istemediler mi? O bunu haber almadı mı? Ondan sonra yatağına Hz. Ali‘yi koyup hicret etmedi mi? Öldürmek istediler, öldüremediler.

Bu tarafa doğru gelelim. İlk müslümanlara gelelim. İlk müslümanların uğradığı işkenceleri düşünelim. Daha bu tarafa gelelim. İmam-ı Azam‘a kurulu düzenin, yine İslâm düzeni olmasına rağmen revâ gördüğü muamele, bugün hangi Müslümanın içini rahatsız etmiyor? İmam-ı Rabbanî Hazretleri‘ne de aynı şeyi yaptılar. Onu da zindanlara attılar. Yine İmam-ı Mâlik Hazretleri, zannediyorum sırf içtihadları yüzünden zulme uğradı. Bütün bunları niye söylüyorum. Sanık kimliği bir insanı küçültücü bir kimlik değildir. Hatta biraz “arabesk takılalım” isterseniz. Ahmet Kaya‘ya gelelim. Ahmet Kaya der ki; “Bu ülkede başı belâya girmemiş adama adam demem”. Maalesef bu ülkenin şartları böyle.

Bir insanın adam olabilmesi için şu yanlışlıklar düzeniyle çatışması gerekiyor bir yerde, bir şekilde. Bu çatışma içinde birşeyleri riske sokması gerekiyor, riski göze alması gerekiyor. Sanık kimliği üzerinde söylenecek daha çok şey var. Fakat tutuklanmanın hemen akabinde, kıymetli kardeşim Hasan Bey, burada Akademya’daki arkadaşlarla birlikte yaptığı basın toplantısında özet olarak, bu kimliği onun üzerinden atmak için zaten söylenebilecek, yine mahkemede bu iddianameye karşı söylenecek, savunması yapılacak olan ne varsa söyledi. Fakat, medyanın yargısız infazı dolayısıyla, bu kimlik üzerinde konuşurken, birtakım şeyleri yeniden söylemekte fayda var, zannediyorum; çünkü hem sizin, hem de benim, mesele şurama kadar geldi, doluyuz. Şimdi, “yasadışı İBDA-C örgütünün lideri yakalandı”. Ajans Press’den kupürleri getirttik. TV ve gazete haberlerini toparlattık. Onlara tek tek baktım, hepsini tek tek izledim videoda. Aşağı yukarı medyanın büyük bir bölümünün haber verişi şöyle: “Yasadışı İBDA-C örgütü lideri yakalandı”. Şimdi “yasadışı İBDA-C örgütü lideri yakalandı” diyebilmek için, bunu hukuk mantığı içinde söyleyebilmek için, bu insanın yasadışı İBDA-C lideri olduğunun mahkemelerce tesbit edilmiş olması lâzım. Var mı böyle bir şey; yok. İlk defa böyle olduğu zannedildiği için hakkında dâvâ açılıyor. Peki hakkında kesinleşmiş bir hüküm olmayan bir insan için siz nasıl “yasadışı İBDA-C örgütü lideri” diyorsunuz; öyleymiş gibi? Buna mukabil o sorgusu sırasında basına sızdırılan ifadeleri içinde bir cümlesi var; “Ben bir fikir adamıyım”. Adama soruyorlar, “ya sen yasadışı İBDA-C’nin lideri misin?” O da diyor ki; “Hayır. Ben bir fikir adamıyım. Ben bıçak yaparım. O bıçakla isteyen ekmek keser, isteyen adam keser, onu da o eylemi yapanlara sorarsınız”. Aşağı yukarı 1991’den yana, özellikle sevgili kardeşim Hasan, mahkemelerde yasadışı İBDA-C örgütü diye bir örgütün olmadığını, merkezî bir örgütün olmadığını anlatmaya çalışıyor. Fakat 1980 öncesinin Marksist örgütleriyle mücadele sırasında polisin edindiği refleksler, zihin alışkanlıkları, düşünce alışkanlıkları sebebiyle; polis sürekli merkezî yapılanma peşinde. “Ya, yok böyle bir yapılanma” diyorsun, “vardır vardır” diyor adam. “Marksistler öyle olduğuna göre, siz de öyle yapıyorsunuz”. Yahu, biz marksist değiliz. Nereden çıkartıyorsunuz bu şeyleri? Marksizm ayrı bir şey, İBDA dünya görüşü ayrı bir şeydir. Kendinden zuhur diyalektiğinin sistemini kurmuş adam. Ve buna göre de, bu fikre inananlar, legal veya illegal platformlarda bu fikri temsil etmek için, bu fikir uğruna mücadele etmek için örgütleniyorlar. İkincisi de, “bu fikir etrafında illegal örgütlenmeler yok”, diyen yok. Bu fikir etrafında illegal örgütler var. Zaten adamlar eylem yapıyorlar, ondan sonra da üstleniyorlar. Diyorlar ki, filan yasadışı, filan İBDA-C bilmem ne adına bu işi yaptık. Biz ne bu yapılanları, ne de yapanları inkâr ediyoruz. Bizim söylemeye çalıştığımız şey şu; bu fikir etrafında, bugüne kadar basından duyduğumuz, illegal olarak eylem yapan 100’e yakın örgüt var. Bu örgütler birbirinden ayrı ve bağımsız örgütler. Bu örgütler, Salih Mirzabeyoğlu tarafından yönetilen örgütler değil. Bunlar, kim kurduysa onlar tarafından yönetilen, kararları kendileri tarafından alınan, eylemleri de kendileri tarafından yapılan, sorumlulukları kendileri tarafından üstlenilen örgütler. Gideceksiniz, bunlar yasaları ihlâl ediyorsa, siz de bunları yakalamak istiyorsanız, bunları bulacaksınız, yakalayacaksınız. Kim neyi yönetiyor, o zaman ortaya çıkacak. Şimdi bir fikir adamı alıyorsunuz, diyorsunuz ki, “arkadaş sen yasadışı İBDA-C örgütünün liderisin”. O da diyor ki; “Değilim. Ben bir fikir adamıyım”. Şimdi şöyle bir misâl vereyim. Hukukçuluk var ya serde. Marks, Marksizmi kurmuştur. Marksizmin fikir babasıdır, teorisyenidir. Ve dünyada Marks‘dan sonra binlerce Marksist illegal örgüt kurulmuştur. İhtilâlci örgüt kurulmuştur. Dünya yüzünde, ki buna Türkiye de dahil, hiçbir savcı, komünist bir illegal Marksist örgütü yakaladığında, ortaya çıkardığında, Marks‘ı da sanık olarak göstermek gibi bir düşünceye kapılmamıştır. Yahu Marks‘ı sanık olarak göstermiyorsunuz, gösteremiyorsunuz, bunun komik olduğunu biliyorsunuz da, Salih Mirzabeyoğlu‘nu niçin başkasının yaptığı eylemler yüzünden, kendisinin ilgisi ve irtibatı olmayan eylemler yüzünden sanık yerine koyuyorsunuz? Biz buna karşı çıkıyoruz. Bu gerçekten bir hukuk komedisi.

Şimdi düşünün; Dev-Sol’a, DHKP-C’ye ait bir birim yakalanmış. Savcı iddianame hazırlayacak. Desin ki; “bu örgütün lideri Marks‘dır, ondan sonra Dursun Karataş‘tır, ondan sonra da filân filân’dır”. Marks öldüğü için dâvânın düşürülmesine karar verilsin, öteki yetkilileri hakkında yargılamaya devam edilsin. Ne Türkiye’deki bu kadar anti-komünist bir şey; Güvenlik Güçleri tarafından uygulama, operasyon yapılmıştır ve dâvâlar açılmıştır. Ne dünyada böyle iddianame hazırlayan savcı, böyle sorgu yapan polis görülmüştür. Eee, o zaman orada yaptığınız şeyleri hiç olmazsa kıyas yapın da, gelip burada adam gibi sorgu yapın, adam gibi iddianame hazırlayın. Şimdi meselenin sanık kimliği tarafını sabaha kadar konuşuruz da, biz oradan şöyle bir viraj alalım. Şeyh Galib‘ten bahsettik. Şeyh Galib büyük bir şair ve Sayın Mirzabeyoğlu da büyük şair dedik. Sayın Mirzabeyoğlu, büyük şairdir. Fakat onun şiiri, fikrinin gölgesi altında kalmıştır. Bu da yaklaşık olarak kendi ifadesidir. Şiir uzmanı olarak söylemiyorum da, ondan cesaret ve cüret alarak söylüyorum. Şimdi “Kayan Yıldız Sırrı” diye bir şiir kitabı var burada. “Kayan Yıldız Sırrı” Şaheser-Şah Eser alt başlığıyla yayınlandı. Sadece bundan bir tad alınsın diye, ben o şaheseri size dilim döndüğünce bir okuyayım, bakalım nasıl şairmiş?.

Göklerde kanat açmış gûya gönlümce hür kuş

Ben değil mi yine ben kedere hedef durmuş

Gizleniyor bildiğim saklambaç oyununda

Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş

 

Bu mahmurluk sırtımda kaplumbağa kabuğu

Rahatı rahatsızlık şu dünyanın seyrinde

Ah geçmiş ne gelecek şimdiyse uçan buğu

Yollar ki birbirine kavuşmanın derdinde

 

Su üstünde ürperti hep gurbetlik duygusu

Nakışa düşen mânâ deniz üstünde desen

Zamanın nabzımı tutsun diye kurduğu

Dalgada gölge eşya benim gözümde de sen

 

Bir kayanın üstünde bilmem böyle kaç vakit

Rüyâların izinde tâbirlerin peşinde

Yıldırım düşen levha kumaşım ki mücerret

Açıktan geçen gemi yüreğim o gemide

 

Tedirgin bekleyişler berzah sırrında hapis

Fikir ki saklı güzel gözümde açık derin

Pervane çeken mihrak nisbet kurduğum akis

Rüyâların ötesi müjde verdi güvercin

 

Yetti mi? İşte böyle bir şair.

Şimdi böyle bir şiir, Merhum Şeyh Galib tarafından okunsaydı, büyük bir şair olarak ondan büyük keyif alacağından eminim. Fakat dedik ya, üstümüzden 200 yıldır batılılaşma silindiri geçti. Biz kendi zevklerimizden, kendi hayat tarzımızdan, kendi kültürümüzden koptuk, koparıldık. Sayın Mirzabeyoğlu‘nun yapmak istediği şeylerden bir tanesi, bizim bu kaybettiğimiz kıymetli değerlerimizi, kaybettiğimiz keyifli hayatımızı, insanca hayatımızı, yeniden, yeni şartlarda, dünyanın geldiği yeni şartlarında “nasıl ihyâ ve inşâ ederiz”dir. Bunun reçetesini yazmış adam. Şimdi bunun reçetesini yazan adama bu sanık kimliğini giydirmek benim vicdanımı kanatıyor. Yâni insan olarak da, aydın olarak da vicdanımı kanatıyor. Bu mevzuya da, takılmış plak gibi zaman zaman döneceğim, dönüp duracağım etrafında. Şimdi asıl mevzuya doğru gelelim fazla dağıtmadan. Bu konferansın benim için çok önemli bir anlamı var, o da şu: Ben bundan 20-25 yıl önce bu insan ve bu fikriyatla tanışmadan önce, klasik cumhuriyet nesilleri çizgisinde, işte topçu popçu formatında bir adamdım. Şayet bu düşünceyle tanışmasaydım, ben şu anda 46 yaşına gelmiş ama hâlâ Televole muhabbetleri yapan, ne bileyim belki kitab okuduğumuz için de işte entel barlara filan takılan, buralarda zevzeklik yapan orta yaşlı bir adam olacaktım. Neticede tabuta da işte böyle pimpirik bir Televoleci olarak girecektik. Bu fikriyat, bu insan, benim hayatımı kurtardı. Benim hayatıma yön verdi. Ben bu insana ve bu fikriyata aslâ ödeyemeyeceğim minnet ve şükran duyguları içindeyim.

O yüzden bu konferans benim için çok önemli. Ben minnet ve şükran duygularımın bir kısmını onu anlatarak gidermeye çalışıyorum, edâ etmeye çalışıyorum, ödemeye çalışıyorum. Bir insanı tanımak o insanın kaç kilo olduğunu bilmek demek değildir. Kimlik meselesi, çok derin bir mevzu. Şimdi biraz kimlik üzerinde konuşacağız. Diyor ki Tilki Günlüğü’nde; “Ben kimim diye sormak, ölüm nedir diye sormakla birdir“. Bu kadar kolay gibi görünen “ben kimim” sorusu, aslında dünyanın en çetrefil sorularından biri. Cevabı da en müşkül sorulardan biri. Hepimiz kendimizin kim olduğunu bildiğimizi zannederiz. Gerçekten de kendimize dair hiçbir şeyi bilmiyor da değiliz, kendimize dair bir şeyler biliyoruz. Yaşımızı biliyoruz, başımızı biliyoruz, doğum tarihimizi biliyoruz, mesleğimizi biliyoruz, işimizi biliyoruz, gücümüzü biliyoruz, eşimizi biliyoruz, evladımızı biliyoruz. Kendimiz hakkında epey malûmat sahibiyiz aslında. Ama bütün bu kendimize atfettiğimiz vasıflar, kimlik olarak bizi tam olarak tarif ediyor, tanımlıyorlar mı bahsine geçersek; bence pek tanımlamıyorlar. Hemen Hz. Yunus Emre‘nin bir beyitini, bir mısraını hatırlayalım: “Bir ben vardır benden içeru” diyor. Yâni biz tek bir kimliğe mâlik düz varlıklar değiliz. Meselâ bizim dışımızdaki varlıklar; köpektir, kedidir, işte diğeri taştır, dağdır, ovadır gibi. Görünüşleriyle, hemen tanımlanabilen varlıklar. Ama insan öyle bir varlık ki, kendi içine doğru derinleştikçe, yeni yeni kimlikleri olduğunu, içinde yeni ve değişik tanımadığı insanlarla karşılaştığını, ama onun da aslında kendisi olduğunu filân görmeye başlıyor. Şimdi “dilbilgisi ilmi”, ben kelimesinde “I. tekil şahıs” der. Birinciliğine bir itirazımız yok ama, insandaki kimlik sayısının fazlalığını gördükçe, tekilliğine benim özellikle çok itirazım var. Hiç de tekil şahıs değiliz, biz çok bir şahısız. Yâni tek gibi görünsek de, acayip, sayısızca çok bir şahısız. Misâl vereceğim; I. tekil şahıs olarak bizzat beni ele alalım. Şimdi ben kimim? “Sen kimsin?” dediklerinde, “ben Harun Yüksel‘im” diyorum. Kimliğimi böyle ifâde ediyorum. Ondan sonra teferruata giren olursa, meselâ “sen varlık türleri arasında hangisindensin arkadaş?” dense, “insanız” diyoruz. “Pekiyi insan türü içinden hangi cinse mensubsun?” diye sorsalar, “erkeğiz”, diyoruz. “Pekiyi arkadaş, sen neye inanırsın?, putperest misin?, şeytana mı tapıyorsun?, necisin?, ateist misin?” dediklerinde, hemen “elhamdülillah Müslümanız”, diyoruz. “Pekiyi Müslümanlığın hangi versiyonundansın? Müslümanlığı nasıl anlıyorsun, hangi dünya görüşü çerçevesinde anlıyorsun?” dediklerinde, İBDA’cıyız diyoruz.

“Yaşın kaç?” dediklerinde “47 yaşındayız”, diyoruz. “Evli misin, bekâr mısın?” dediklerinde, “evliyiz”, diyoruz. Medenî hâlimizin kimliği de bu. “Pekiyi çoluğun çocuğun var mı?”; “evet var”, diyoruz. “Babayız”, diyoruz. Yâni baba kimliğimiz de var. “Hangi ırka mensubsun?”, bazıları çok merak eder ya; “Türk’üz”, diyoruz. “Nerede doğdun?” diyorlar; “Eskişehir’de doğdum”, diyoruz. “Nerede doydun?” diyorlar; “İstanbul’da doymaya çalışıyoruz”, diyoruz, falan filân. Yâni burada kendimizi değişik sorulara göre, değişik şekillerde tanımlıyoruz. Vasfediyoruz. Veya birileri bizi değişik vechelerden, değişik şekillerde tanımlıyorlar. Bu vasıflar, yukarıda saydığım bu vasıflar, sayısızca, soru adedince ve soran adedince çoğaltılabilecek vasıflardır.

Bunlar bir tek kimliğin ayrı ayrı vasıfları olarak ele alınabileceği gibi herbiri ayrı bir kimlik olarak da ele alınabilir. Veya bunlardan birini veya birkaçını esas alıp diğer kimlikleri onun alt kimliği olarak da düşünebiliriz. Bak hep “ben kimim?” sorusu üzerinden gidiyoruz. O zaman “Harun Yüksel kimdir?” sorusu tek bir sorudur ama, cevab soran adedince ve sorular adedince, sayısıza yükseliyor. O zaman da ortaya dehşetli bir kargaşa çıkıyor. Arkadaş biz kimiz? Kaybettik kimliğimizi! O kadar kimlik çokluğu içinde… Hani bu Amerikan filmlerinde olur, adam bir çıkartır, bir sürü kredi kartı, kimlik filan ıvır zıvır, bu uzar gider ya, bunların hangisini ne zaman kullanır; düşünmesi bile zor olur bunu. O kadar çokluk içerisinde bunu tek’e irca etmek gibi mükellefiyetimizde var bizim. Yâni bir yerlerde o çokluk tek’e indirilmeli. Pekiyi biz bunu “tek”e nasıl nasıl indireceğiz? Yâni biz kendimizi nasıl tanıyacağız, nasıl bulacağız? Burada kendini bilmek, kendini bulmak, basit bir ilgi konusu gibi görünüyor. Yâni ben kimim? sorusu bir nevî hobi gibi de ele alınabilir. İnsan merak eder ben kimim diye, öyle de olabilir. Veya birisi sizi merak eder, o kimdir diye sorar, öyle de olabilir. Fakat şimdi size bir ölçüden bahsedeceğim. “Rabbini bilen kendini bildi” deniyor. “Rabbini bilen kendini bildi”. Eee şimdi biz de Müslümanız, diyoruz. Birader Rabbimizi bilmezsek, bu olacak iş değil. Pekiyi “Rabbini bilen kendini bildi” diye bir usűl ölçüsü koyuyor. Yâni sen Rabbini bilebilmen için kendini bilmen lâzım. Kendini bileceksin ki Rabbini ancak bilebilesin. Yâni daha değişik bir açıdan, kendini ne kadar bilirsen, Rabbini de o kadar bileceksin. Bu kadar büyük bir soru yâni. Şimdi burada, Said kardeşim burada, beni dinliyor, aslında ben onu dinlemek isterdim. İbda fikriyatının “Hakikat-i Ferdiyye” bahsi var. İbda fikriyatının Hakikat-i Ferdiyye bahsi, doğru anlaşılmadan, bir insanın kendini Müslümanca tek kimliğe indirgeyebilmesi mümkün değil. Pekiyi Hakikat-i Ferdiyye bahsi nedir? Şimdi “Hakikat-i Ferdiyye” bahsi için inşaallah Said kardeşim bir gün hazırlanır, onu bize derinliğinden ve inceliğinden anlatır. Ben sadece basite indirerek, indirgeyerek, Hakikat-i Ferdiyye bahsinden, -çok çetin bir bahistir,- bir şeyler söylemeye çalışacağım. Şimdi burada, Ferdin Hakikati Hakikat-i Ferdiyye o, Ferdin Hakikati, insanın hakikati nedir? “Nur-u Muhammedî” veya “Ruh-u Muhammedî” diye bir kavram var ve “Ferdin Hakikati, Nur-u Muhammedî’de veya Ruh-u Muhammedî’de topludur”, deniyor. Yâni Ferdin Hakikatini, Yâni Ferdin gerçek kimliğini temsil eden Allah’ın Sevgilisidir. Ve kendimizi bütün ârızî kimliklerimizden, hani o ıvır zıvırlar var ya, yaşım şu, başım bu, işim bu, aşım bu filân diye zaman zaman kendimizi tanımlamak zorunda kaldığımız kimliklerimiz. Bunların herbirinden arındırıp, onun temsil ettiği hakikate, insanın gerçek hakikatine, gerçek insanî hakikate, kendi irademizle teslim etmedikten sonra, “ben kimim?” sorusunu, Müslümanca doğru cevabını bulmak mümkün değildir. İnsansak, Müslümansak, insanın hakikati de, İslâmlığın hakikati de Müslümanlığın hakikati de, O’nda topludur. O “Gaye İnsan-Ufuk Peygamber”dir. Yâni insanlığın gâyesi, peygamberliğin de ufkudur. Bizim kimliğimizin sırrı, O’nda gizlidir. Varlık sebebimiz O’dur, kâinatın varlık sebebi de odur. O öyle bir hakikati temsil eden varlıktır ki, biz o yüzden varız. Kimliğimizi ona varıncaya kadar, arızî kimliklerimizden arındırmadıkça “ben kimim?” sorusunun, Müslümanca doğru cevabını vermemiz muhal görünüyor bu çerçevede. Öyleyse O’na, O’nun öğrettiği yoldan yaklaşabildikçe gerçek kimliğimiz, asıl kimliğimiz, tek kimliğimiz, tekil kimliğimiz ve gerçekten tek değerli kimliğimiz ortaya çıkacak. Geri kalan kimliklerimizi çöpe atsak da olur, olsa da olur, olmasa da olur. Yâni meselâ 47 yaşında olsam ne olur, olmasam ne olur. Avukat olsam ne olur, olmasam ne olur; fakir olsam ne olur, olmasam ne olur. Zengin olsam ne olur, olmasam ne olur. Ama şu anlamda Müslüman kimliğine sahib olamazsam, bütün bunlar olsa bile ben yokum demektir. Çünkü bütün bunlar gelip geçici şeyler, izafî şeyler. Kimlik bahsine niye girdik? “Adam tanımak, surat tanımak değildir“, diyen bir dünya görüşü kurucusundan bahsediyoruz. Adam tanımak surat tanımak değildir. Surat-sűret tanımak değildir. Ben aşağı yukarı 30 yıldır onu şahsen tanıyorum. Yâni suratını tanıyorum, sűretini tanıyorum. Ama böyle tanımış olmam onu tanımaya kâfi gelen bir referans değil, bu anlattığım çerçevede. Onun düşüncesini tanımak, onu tanımaktır. Onun düşüncesiyle ona bakmak, onu tanımaktır. Bu yüzden de biz burada onu fikir adamı kimliği üzerinde ağırlıkla duracağız bugün. Fakat kimlik bahsi, kimlik üzerine eğilen insan içinde zor bir bahistir. Yâni “ben kimim?” sorusu ne kadar zor bir soruysa, “o kimdir?” sorusu da en az bu kadar zor bir sorudur. Yine Yunus Emre‘ye dönelim. Ne diyor; “Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır”. Yâni birinin kim olduğundan bahsedebilmek için, yine insanın kendi kimlik problemini çözmüş olması gerekiyor. “Pekiyi arkadaş, sen kendi kimlik problemini çözdün de mi çıktın karşımıza?” diyeceksiniz. Ben kendi kimlik problemimi sonuna kadar çözmüş olan bir insan olarak karşınızda değilim. Ama ben kendi kimliğimi nasıl çözeceğimin usûlünü bu fikriyattan öğrenmiş bir insanım. Kendimizi tanımaya çalışıyoruz. Kendimizi tanıdıkça, bu düşünceyi tanıyoruz. Yâni Sn. Mirzabeyoğlu her kimse, hangi vasıfları kimliğinde barındırıyorsa, o benim dışımda olarak zaten var. Ben şimdi bendeki Salih Mirzabeyoğlu‘nu, yâni bir imajı size anlatıyorum. Bir imaj, aslına ne kadar yaklaşabilirse, o kadar doğru olur. Aslına yaklaşmanın usûlünü de, o eserleri boyunca ortaya koymuş bir insandır. O kadar kimlik problemi üzerine eğilmiş bir insan ki, Yaşamayı Deneme, Gölgeler ve Tilki Günlüğü; tam 8 cildlik roman yazmış. Otobiyografik roman. “Arkadaş ben kimim?”, diye düşündüğü için. Kendi kimliğini ararken de hem kendine, kendi kimliğini bulmasını sağlamış, hem de bize kendi kimliklerimizi ve onun kimliğini nasıl bulabileceğimizin usûlünü ortaya koymuş. Şimdi kimlik bahsinde yine Kayan Yıldız Sırrı’ndan, biraz nefes alalım, nasıl olsa tütün içemiyoruz, hava alalım bari. Bir şiir;

 

Dünyaya atılan ben

Oltanın ucunda yem

Bir güzele vuruldum

Hayâl içinde âlem

 

Akıl kümesi mekân

Çeşit çeşit telâşe

Ele teselli gelen

Bana yalancı neş’e

 

Ruhuma düşen ateş

Çağıran sese durdu

Yolumuz ve hâlimiz

Çareye geçit buldu

 

Bilinen sen bilen ben

Arada doğan ilgi

Kimbilir hangi elden

Birleşiyor bu çizgi

 

Şimdi özellikle son dörtlük; “bilinen sen bilen ben” derken o fikre âşina olanlar bilirler ki, Selim kardeşim burada duyuyor, aslında bunun şerhini de yapmıştır… Üstad‘dan bahsediyor, Necib Fazıl‘dan bahsediyor. “Bilen ben”, –Salih Mirzabeyoğlu-, “arada doğan ilgi”… Şimdi ben bu adamı biliyorum ama bu adama karşı benim ilgim nereden doğdu? Yâni beni bu adamı tanımaya iten şey nedir? “Arada doğan ilgi”, “kimbilir hangi elden”. Şimdi “el”in iştikakları içinde nerelere kadar vardığını, yine Said‘i görüyorum orada. “… hangi elden”; hem iştikaklar içinde ilâh mânâlarına kadar gidiyor. Tabiî olarak herşey Allah’tan olduğuna göre, bu ilgiyi doğuran Allah’tır; özünde, esasında O’dur. İnsanî plâna gelirsek, burada “kimbilir hangi elden” derken, Selim nerede? Bir “tecâhül-ü ârif” var. Öyle mi? Aslında “hangi elden” olduğunu biliyor. “… hangi elden”? Abdülhakim Arvasî Hazretleri‘ni kasdediyor burada. Arada doğan ilgi “Kimbilir hangi elden” olduğunu biliyor. “… hangi elden”? “Arada doğan ilgi kimbilir hangi elden”; biliyor da bilmemezlikten geliyor. “Tecâhül-ü ârif”in tarifi o ya. Onun “el”i vasıtasıyla o iki kimlik birleşiyor. Burada çok kompleks bir kimlikten bahsediyoruz. Yâni tek başına, ben kendimi anlatıyor olsaydım, bu kadar karışıklık ve kargaşa zaten çıkmazdı ortaya. Ben düz bir adamım. Tilki Günlüğü boyunca özellikle Tilki Günlüğü’ne âşina olanlar, “ya bu adam burada ne demek istiyor?”, diye araştıranlar görürler ki, burada üçlü bir kimlik gizli. Yâni, Salih Mirzabeyoğlu kimliğinde aslında tek kişi yok. Şahıs olarak bir tek kişi yok. Burada Necib Fazıl var, görünen ilk, ondan ayrı kimlik olarak. Ve Necib Fazıl‘la, rahmetli Necib Fazıl‘la Salih Mirzabeyoğlu arasında dehşetli bir aşk var. Müthiş bir ilgi. Ve bu ilgi zorluyor zaten Ferhat’ça, Mecnun’ca ne ortaya çıkarsa. Fakat çok garib de bir şey var, Necib Fazıl‘la Salih Mirzabeyoğlu‘nu bir araya getiren şey, onlardan ayrı bir kimlik ve kişi. Yâni Tilki Günlüğü’nü tahlil ederken bunu da hissediyorsunuz, çok mübhem olarak geçiyor çoğu yerde de. Asıl kimlik sahibi burada, yâni hani o filmlerde vardır ya, “esas jön” tâbiri içinde asıl rol sahibi, asıl idare eden, asıl misyonu yüklenen, Abdülhakim Arvasî Hazretleri olarak ortaya çıkıyor. Şimdi Abdülhakim Arvasî Hazretleri çok önemli bir insan. O kadar önemli ki, rahmetli Necib Fazıl, 33 başbuğ velîyi anlattığı eserinde, onu zincirin son halkası, tesbihin son halkası olarak, 33’üncü olarak gösteriyor. Bütün büyük velîler içerisinde son büyük velî olarak gösteriyor. Tesbihin tamamlandığı yer. Ve lâkablarını da biliyorsunuz. “Keremli pîrlerin nazarlarına görünen”. Tersinden okursak, “keremsizlerin nazarlarına asla görünmeyen”. Gizli kalması gerekiyor “keremsizlerin nazarından” demek ki, misyon itibariyle. Tilki Günlüğü’nü biz kurcalarken, neticede işin orada düğümlendiğini ve Salih Mirzabeyoğlu‘nun kimliğinden bahsederken Necib Fazıl‘ın; ve Abdülhakim Arvasî Hazretleri olmadan onun kimliğinin doğru anlaşılamayacağını gördük. Okuyanlar biliyorlardır, Akademya’da Tilki Günlüğü üzerine iki tane makalem yayınlandı benim. Said‘in güzel makalesi yayınlandı. Selim‘in iyi çalışmaları var. Oraya bakanlar, buradaki bakmayanlara pek karmaşık gelen şeylerin, o kadar karmaşık olmadığını biliyorlardır. Yâni aslında ben burada Salih Mirzabeyoğlu‘nu anlatırken Necib Fazıl‘ı anlatıyorum. Aslında Abdülhakim Arvasî Hazretleri‘ni anlatıyorum. Üçünün toplu vasıflarını anlatmaya çalışıyorum. Aslında onlar yine Abdülhakim Arvasî Hazretleri‘nin Üçışık soyadındaki sırrî ifâde gibi, aynı kaynağın üç ayrı ışığı gibi görünüyorlar.

Burada kimlik bahsi üzerinde, “Salih Mirzabeyoğlu kimdir?” konusu üzerinde bu soruya cevab ararken, bütün bunları da ne kadar sıkıntılı, ne kadar netâmeli, ne kadar zor bir problemi çözmeye tâlib olduğumu göstermek için de söylüyorum. Hani “cahil cesur olur” derler ya. Siz de bizim cehaletimize verin, bu kadar netâmeli bir mevzuya balıklama dalışımızı.

Evet, “Salih Mirzabeyoğlu kimdir?”, devam edelim şimdi, düz yola çıkalım. Çok önemli, çok ışıltılı ve çok yönlü bir kimliği olan bir insan, bir fikir adamı, bir sanatkâr, bir şair, tabiî aramızda bilmeyenler vardır. Kıymetli eşleri burada, o biliyor zaten… Aynı zamanda o ressamdır, iyi bir ressamdır ya, yâni öyle Marmaris’te mukim mütekaid darbeci paşamız gibi üflemeden ressam değildir. Çok güzel resimleri vardır. Daha resimlerin sergilemeyi düşünecek fırsatı olmadı. Adam orada sanık, burada bilmem ne, habire oradan oraya sürülmekten sanatkâr kimliği de bir türlü ortaya çıkamadı. Hattâ şöyle bir şey söyleyeyim. Yapılması gerekeni yapıyor, onun misyonu o. Bir dünya görüşü inşâ etti, insanları bu dünya görüşü çerçevesinde iyiye, doğruya, güzele yöneltmek… İyi, güzel ve doğruyu bu topraklarda yeniden inşâ ve ihyâ etmek. Şayet o sanatkâr kimliğini ifâde edebilecek rahat bir zemin olsaydı, dünya görüşü mimarı olmak gibi netâmeli bir iş onun sırtında olmasaydı, dünya görüşü, İbda dünya görüşü ondan önce kurulmuş olsaydı, o dünya görüşünün kurduğu dil zemini üzerinde saf sanat işleriyle uğraşsaydı, dünyanın en harika sanatkârlarından, şairlerinden, ediblerinden, romancılarından biriyle karşı karşıya olduğumuzu, eserlerini görerek çok rahat anlayabiliriz. Anlıyoruz, onun ne kadar büyük sanatkâr olduğunu ama, onun dünya görüşü yeni tamamlanmış ve hayata henüz geçirilememiş olduğu için, bu iş de kolay bir iş olmadığı için, sanatkâr kimliği şimdilik geri plânda duruyor ve biz de sanatkâr kimliğinden ziyade öncelikle onun fikirleri üzerinde durmaya çalışıyoruz. Şimdi Yaşamayı Deneme, Gölgeler, Tilki Günlüğü boyunca sekiz cild dedik. Bu sekiz cild binlerce sayfa, binlerce sayfa, binlerce sayfa. Meselâ dünyanın en büyük romanlarından biri hangisidir. “Harp ve Sulh”, Tolstoy‘un; kaç cild, 5 cild! İşte Dostoyevski‘nin en önemli romanlarından biri “Suç ve Ceza”; kaç cild, 2 cild! Şimdi burada keyfiyet kemmiyet kıyaslaması yapmıyorum. Yâni bir sürü ishal hâlinde yazan yazarlar da var. Bunlardan hepsinden çok yazmış yazarlar da var. Önemli olan ne kadar çok yazdığın değil. O çok yazdıklarının her bir sayfasında gerçekten alın teri, göz nuru, fikir emeği ve derinlik, genişlik, zenginlik var mı, yok mu? Kalite var mı, yok mu?

Şimdi kalite farkına gelince, aklıma 1991 geldi. 1 Şubat 1991. 1 Şubat günüydü. Hayran Hanım hatırlar. İstanbul’a dehşetli bir kar yağmıştı. Öğleden sonra bana telefon etti. “Salih Bey yok!” Allah Allah!.. Salih Bey bir akrabasını karşılamak için Harem Otogarı’na doğru yola çıkıyor, evinden otomobiline biniyor. O karlı havada zar zor çıkarıyor arabasını. Gidecek karşılayacak, evine getirecek misafirlerini. Yok, gelmemiş; misafirler otogara gelmişler, yok; karşılayan yok. Onlar kalmışlar orada. Yahu nereye gider? İnsanın aklına hemen trafik kazası geliyor. Trafiğe sorduk, yok. Pekiyi başka? Hastane olabilir. Hastaneye sorduk, yok. Başka? Kavga olabilir. Karakollara sorduk, yok. Başka? Emniyet olabilir. Herhangi bir birimi olabilir Emniyet’in. Emniyet’e sorduk, yok. Yer yarıldı yerin dibine girdi sanki. Tilki Günlüğü’nde 1 Şubat tarihli bölüm “Öğleden sonra görüşemem” diye başlıyor. Hakikaten öğleden sonra kimseyle görüşemez hâle geldi. Bulamıyoruz. İstanbul kazan, biz kepçe bulamıyoruz. Hasan Bey‘le birlikte… Neyse, işte, sağa sola telefon ediyoruz. Gece Emniyet’te olduğunu öğrendik. Emniyet’te değil de MİT’te olduğunu öğrendik. Zaten merakımız çabucak da geçti. Neticede, ertesi gece de beni alıp götürdüler. Tam geçti yâni merakımız. Gayrettepe’ye gittik. O zaman Emniyet’in ana binaları Gayrettepe’deydi. Bugün ismi Terörle Mücadele olan şube; “1. Şube”ydi ismi. Oraya gittik. Koydular bizi 2 metrelik hücreye, 3 kişi üstüste. Bekliyoruz. İşte alıyorlar götürüyorlar, soruyorlar. “İbda nedir, bilmem ne nedir?” Aradan zannediyorum 1 haftadan fazla zaman geçti. Tabiî 3 kişi hücrede yatamıyorsunuz, yatacak yer yok, ayağa bile kalkamıyorsunuz, öyle oturuyorsunuz. Bizi hücreden çıkartıyorlar, bir de gözümüzü bir çaputla bağlıyorlar. Siyah bir çaputla. Onları görmeyelim diye. Bir yerlere götürüyorlar, sorular soruyorlar. Birgün geldiler; 7’nci gün mü, 8’inci gün mü nedir, kapı açıldı hücrede, “Gel bakalım” dediler, çıktık dışarıya. Gözüme bir şey koydular.

Bu sefer, o her zamanki sardıkları çaput değil, özel, gözleri kapatmak için yapılmış, böyle mason localarındaki kabul törenlerinde; yavşak masonların, üst masonları görmesinler diye gözlerini bağladıkları fotoğraftan filân hatırlarsınız, öyle gözlüklerle kapattılar. Her zamanki yere de götürmediler. İkinci veya üçüncü kata çıkardılar, her zaman düzayak yerlere götürüp getiriyorlardı. Beni kapının önünde beklettiler bir süre. Ondan sonra içeriye aldılar. İçeride beklettiler.

İnsan gözleri kapalı olunca diğer hasseleri, yâni kalan hisleri daha yoğun olarak çalışıyor, hayâl gücü filân. Aşağı yukarı kestiriyorum. Böyle salonumsu bir yere aldılar beni. Zannediyorum dikdörtgen bir masa vardı. Salondakiler 7-8 kişiydi; birazdan hep beraber ayağa kalktılar. İki üç kişiyle beraber o da geldi, o da ekabirden biriydi zannediyorum. Mehmet Ağar‘dı. “Otur” dediler bana, oturduk. Epeydir sigara da içemiyordum, “sigara içer misin?”, dediler. “İçeriz”, dedik. Uzattılar, birisi dedi ki; “yok o Marlboro içmez, Maltepe içer”. Aradılar taradılar, Maltepe bulamadılar, yâni oranın en proleter insanı da benmişim demek ki. Koştular gittiler bir yerden Maltepe getirdiler. Biz sigarayı yaktık. Sonra sorgu faslı başladı: “Türkiye Cumhuriyeti çok güçlüdür arkadaş. Siz bunu yıkamazsınız, boşuna uğraşıyorsunuz. Sen kendine yazık ettin. Avukattın, zengin olacaktın, köşeyi dönecektin, bilmem ne yapacaktın, bak şimdi hapislerde çürüyeceksin”, filân diye benim moralimi bozuyorlar. Konuştular, konuştular. Ben sigara içiyorum, uzun zamandır sigara içmemiştim. İyi geliyor sigara içmek.

Birdenbire sıra Salih Bey‘e geldi. Başladılar onun hakkında atıp tutmaya. Ve çok tuhaf bir şey oldu. Birden söz bana geçti. Nasıl olduğunu hâlâ da izâh edemiyorum. Söz bana geçti. Bugünkü mikrofonda nasıl konuşuyorsam, gözlerim bağlı, öyle konuşmaya başladım orada. Onlar da sustular birdenbire. Niye sustular Allah bilir. Büyüklerden biri himmet etti herhalde. Tuhaf tevafuklardan biri de o. Yâni biz bu konferansı bundan 8 sene önce Gayrettepe’de gözlerimiz bağlı hâlde verdik. Antremanlıyız, Salih Mirzabeyoğlu‘nu anlatmak konusunda. Şimdi anlatıyorum, onların söylediklerine mukabil. Demek ki çok övgülü filân zannettiler -ki, söylediklerim onun vasıfları yanında gerçekten hiç kalır,- ben bütün samimiyetimle orada onun hakkında düşündüklerimi söylüyorum. Bugün nasıl bütün samimiyetimle söylüyorsam, dün de onu öyle anlatıyordum. Aslında benim onu anlatmam için o zahmetlere girmeleri gerekmezdi. Gelselerdi yazıhaneme, “arkadaş biz Siyasî Şube’den geliyoruz. Şu Salih Mirzabeyoğlu‘nu merak ediyoruz, bir anlat Allahını seversen”, deselerdi, onlara anlatırdım. Tabiî anlatırdım; saklanacak, gizlenecek bir şey yok ki. Bizim ömrümüz zaten onun fikirlerini anlatmakla geçiyor. Şimdi sen bir sürü zahmete giriyorsun, masrafa giriyorsun, beni yakalıyorsun, götürüyorsun, oralarda yediriyorsun, besliyorsun. Eee ne olacak? “Salih Mirzabeyoğlu‘nu anlat”. Yahu bırak beni. Şimdi orada ben günlerce sigarasız kalmışım, çaysız kalmışım, uykusuz kalmışım. O kafayla nasıl anlatayım. Tabiî yâni, ne kadar uğraşsam tam olarak anlatamıyorum. Ha, ama “himmet”in verdiği rahatlık içinde bir karambol oldu, anlatıyoruz. Epey de sürdü. Bunlar, iplerin ellerinden kaçtığını farkettiler. Yâni klasik sorgucu-sorgulanan; sanık-polis ilişkisi tersine döner gibi oldu, tuhaf bir ân oldu. Bir türlü de girecek yer bulamıyorlar. Nereden girelim filân diye. Birisi, o, zannediyorum ekabir, işte Mehmet Ağar. Böyle sahteliği buram buram tüten bir asabiyet içinde dedi ki bana; “sen ne demek istiyorsun? Bu adamı Şah-ı Nakşibendi Hazretleri‘nden de mi büyük görüyorsun?”. Oha!.. “Bakın” dedim; “Ben bugüne kadar, bu yaşıma kadar üç binden fazla kitab okudum. Onbinlerce makale okudum. Okuduğum şeyler de öyle Fırıncının Kızı cinsinden dandik şeyler değil. Yâni bunu şunun için söylüyorum. Ben kendimi size karşı övmek için söylemiyorum. Ben iyi fikri kötü fikirden, iyi fikir adamını kötü fikir adamından ayırabilecek kültüre mâlik bir adamım. Ve bu kültürün verdiği nefs emniyeti içinde size söylüyorum ki, Salih Mirzabeyoğlu dünya çapında birinci sınıf bir fikir adamıdır. Şimdi siz, fikir adamıyla tasavvuf ehlini nasıl birbirine karıştırıyorsunuz. Adam şeyh değil ki, ben onu Şah-ı Nakşibendi Hazretleri‘yle kıyaslayayım!..” Birden sessizlik oldu. Çok uzun bir sessizlik oldu. Ondan sonra bizi Mehter Marşıyla götürdükleri yerden, İzmir Marşıyla hücremize döndürdüler… Neyse, o mesele tedâi ettirdi birdenbire de, konunun dışına çıktım…

Gelelim onun fikir adamı kimliğine. Sayın Mirzabeyoğlu, kendi kimliğiyle bu kadar yoğun niçin ilgileniyor? Yâni bir insan kendisi hakkında 8 cild eseri, otobiyografik romanı niye yazıyor? Şimdi bunun iki izâhı var. Bir; bu insan narsisist bir insandır. Kendini çok beğeniyordur, oturur, “arkadaş ben ne biçim adammışım” filân diye yazar. Psikolojik bozukluğu vardır. Megalomani mi derler, ne derler; kendini büyük görüyordur. Ondan yazar. Eserlerine bakıyorsun, onlardan iz yok. Adam, Necib Fazıl‘ın ve Abdülhakim Arvasî Hazretleri‘nin önünde yok ediyor kendini. “Ben değilim, onlar”, diyor. Üstelik de rahmetli Necib Fazıl onun yüzüne karşı demiş ki, “hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilsin“. Yâni tam da psikolojik bozuklukları olan, kendini beğenen narsisist ve megaloman tiplerin arayıp da bulamadığı şeyi ona söylemiş. “Hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilsin”, diyor. Dünyada tek güvendiği adam, tek önem verdiği adam bunu söylüyor ona. Böyle bir adam ne yapar? Bu sözü alır cebine kor, ondan sonra da “benden büyüğü yok arkadaş, ben senden de büyüğüm” der. Üstelik, bunu O’na, yâni Necib Fazıl‘a, bunu söyleyene söyler. Ben senden büyüğüm, sen söyledin zaten, der. Böyle bir şey demiyor. Bu adam onların önünde eğiliyor, bükülüyor, küçülüyor, yok oluyor, kayboluyor. Yâni eserlerinde onlar karşısındaki tavrını gördüğünüz zaman bakıyorsunuz ki, bu adam kendini yok etmek için elinden gelen herşeyi yapmış. Dolayısıyla bu eserleri bu duygularla yazmış olamaz. Peki hangi şekilde yazmış olabilir? Yâni bir insan, bilemiyorum, aranızda rastlayan varsa söylesin. Kendisi hakkında bu kadar çok otobiyografik eser ortaya koymuş, dünyada başka yazar var mı? Var mı Said? Rastladın mı?

Said Aykut: Rastlamadım.

YükselSaid rastlamadıysa kimse rastlamamıştır.

Ha; pekiyi, niye bunu yapıyor? Bunu düşünüyoruz, yâni şahsiyet çözümlemesi yapıyoruz. Yâni onu tanımak istiyoruz, düşünürken şunu gördük: Salih Bey demek ki, kendi misyonu hakkında bir şeyler, çok önemli bir şeyler hissetmiş olmalı, diye düşünüyoruz. Yâni “ben kimim?” diye sorarken. İbda fikriyatına âşina olanlar bilirler; “ruh bulur akıl ölçer, biçer, tartar; doğrudur veya eğridir”, der. Onun o ruhî hamlesi ona kişiliği hakkında, kimliği hakkında çok önemli şeyler söylemiş olmalı ki, bu adam oturmuş, “ben kimim?” diye eserler boyu kendini aramış. İyi de yapmış, lâf aramızda. Bize de kendimizi nasıl tanımamız gerektiğini öğretmiş. Artı, onun kim olduğunu göstermiş bu eserleri boyunca. Bu eserler, yine söyleyeyim, klasik otobiyografik eserler de değil. Yâni bir adam kendini anlattı, meselâ Kenan Paşa da kendini anlattı. Neticede roman yazmadı ama, o da hatıralarını yazdı. İşte ben acayip büyük adamım, en büyüğüyüm filân diye. Öyle değil. Düz bir otobiyografi değil. Yâni kendini medhetmek için yazılmış bir şey değil. Doğrudan doğruya kendini aramak için ortaya çıkmış eserler. O sâik görünüyor. Kendisinin de tam olarak bilemediği bir kimliği arıyor Salih Bey bu eserleri boyunca. Ve ne görüyor? Kendi kimliğinin ipuçlarını Necib Fazıl‘da, sırrının Necib Fazıl‘da olduğunu görüyor. O zaman da “Necib Fazıl kimdir?” sorusunu sorgulamaya başlıyor. “Ufuk ile Hafiye” ya, Tilki Günlüğü’nün alt başlığı. Hem kendi kimliği, hem de “Ufuk kim?”, yâni Necib Fazıl‘ın kimliğinin peşinde…

“Kim kimdir arkadaş? Ne oluyoruz? Bir tuhaflık var bu işte” gibi, böyle bir şey. Ve Necib Fazıl‘ın da otobiyografi olarak nitelendirilebilecek son eseri, Kafa Kâğıdı. Şimdi Kafa Kâğıdı’na baktığınız zaman da, Kafa Kâğıdı yarım kalmış bir eser gibi görünüyor. Bitmemiş bir eser. Çok tuhaf bir yerde, birdenbire kesiliyor. Ve yine Necib Fazıl‘ın sağlığında söylediği bir söz var Salih Mirzabeyoğlu‘na. Diyor ki; “Benim hayatımı ancak sen yazabilirsin“. Tilki Günlüğü ortaya çıktıktan sonra görüyoruz ki, Tilki Günlüğü sadece Salih Mirzabeyoğlu‘nun hayatı değil, aynı zamanda Necib Fazıl‘ın da hayatıdır. Onun kimliğini de Tilki Günlüğü gösteriyor. Şimdi Necib Fazıl‘ın kimliğini yakaladı, kendi kimliğini de böyle yakalar gibi oldu, fakat yine bir tuhaflık oldu. İki kimlik karıştı, bir başka şey daha var ortada. Yâni bu iki kimliği birleştiren şey. Bu iki kimliği biraraya getiren şey. “Biz” diyor, kendini ve Üstad’ı târif ederken, “bir ayniyetin iki kanadı gibiyiz.”

Gövdeyi “ayn” olarak kabul ederseniz, aynı olarak kabul ederseniz; ikisini, Necib Fazıl‘la Salih Mirzabeyoğlu‘nu onun kanatları olarak vasfediyor. İki kanat sözkonusuysa, gövde muhakkak olmalı. Yâni gövde olmadan kanatlar olmaz. Gövdesiz kuş olur mu? Olmaz. O zaman da bu gövdeyi bulmalı. Ne kadar zor bir kimlik problemi aslında, bu insan için. Yâni bu kadar karmaşık bir kimlik, hem çözümlemek zor, bizim açımızdan çözümlemek zor, hem kendisi açısından çok zor bir problem. Ondan sonra mesele Abdülhakim Arvasî Hazretleri etrafında netleşiyor zaten. Onların bir kısmını yazdılar, hâlâ da yazmaya devam ediyorlar. Tilki Günlüğü araştırmacıları yarın kimbilir neler çıkartacaklar ortaya. Saidkardeşim söylüyor bize. Göreceğiz bakalım yazdıkça. Sadece otobiyografik eserleri olan romanlar, otobiyografik romanları değil, son olarak Hırka-i Tecrîd’i de yazdı onların tamamlayıcısı olarak. Şimdi, Tilki Günlüğü’nde kim olduğu, Necib Fazıl‘ın kim olduğu ve Abdülhakim Arvasî Hazretleri‘nin kim olduğu, aşağı yukarı, araştırıldıkça anlaşılıyor. Öyle bir kafa ki, rahmetli Necib Fazıl “ifrat hâlde tecrid” diyor buna, bu hususiyete. “İfrat hâlde tecrid” durmuyor. Yâni bir şey buluyor, onu da ondan tecrid ediyor. Tamam, yâni Tilki Günlüğü’nde bulduk arkadaş, daha neyi arayıp soruşturuyorsun? “Hayır, Tilki Günlüğü’nde bir şey buldum ama, bakalım bu doğru mu?” sorusu geliyor. Bu duygu ile Hırka-i Tecrîd’de de, Tilki Günlüğü’nde bulduğu kimliklerin bir nevî “matematiksel” sağlamasını yapıyor, yaptı. “Böyle bir işlem yaptık ama, bakalım, bunun sağlama işlemini de yapalım. Burada çıkanlar, bu söylediklerimiz doğru muymuş. Ben ne kendimi yanıltmak isterim, ne de başkalarını yanıltmak”, diyen bir ahlâka sahib bir insan. Ve Hırka-i Tecrîd’de, -Hırka-i Tecrid benim mevzuumun dışında, çünkü doğrudan doğruya “ebced”e dayanan bir hâdise; –Said size anlatır sonra- Hırka-i Tecrîd’de matematik de dedi ki, “tamam! Arkadaş yeter, artık sen O’sun” Pekiyi ne yâni? Neyse, biz adres veriyoruz, ne olduğunu merak eden gider oradan bakar. Ama kesinlikle bir “örgüt lideri” gibi, yasadışı bir organizasyonun kalıblarına sığdırılabilecek bir kimliğe sahib değil.

Onu söyleyeyim. Çok geniş bir kimliği var, çok kapsamlı bir kimliği var, çok ışıltılı bir kimliği var, çok büyük bir kimliği var. Şimdi kimliği üzerinde bu kadar oynarken, Mustafakardeşim benim yanımda oturuyor, başka bir şey söyleyeyim, onun istismarcı mizaçtan ne kadar uzak olduğunu anlatabilmek için, hissettirebilmek için. Bugün mürid bile olamayacak ehliyette birçok insan, “şeyhim” diye milleti dolandırmıyor mu? Dolandırıyor. Ali Kalkancı meselâ. Ali Kalkancı gibi bugün birçok isim var, duyuyoruz. Tasavvuf apayrı bir hâdise. Şeyhlik apayrı bir hâdise. Çok önemli bir hâdise. Her önüne gelenin şeyh olması, şeyhi bırakın mürid olması mümkün değil. Kapıdan sokmazlar adamı. Gerçek tasavvuf ehline, “ben müridim” diye gitseler, “sen kim oluyorsun” derler. “Dur bakalım, şu yollardan geçeceksin de ondan sonra mürid olacaksın”.

İşte onun bu Necib Fazıl‘a olan aşkı, kendi kimliği üzerindeki araştırmaları, filân; özellikle Ak-Doğuş döneminde, Ak-Doğuş’çular Mustafa-Hayreddin-Sinami üçlüsünde onun kimliğine dair mistik birtakım hayâller doğurdu diyelim. Bunu hisseder hissetmez, yâni kendi etrafında mistik bir hâle oluştuğunu hisseder hissetmez müdahale etti. Etmedi mi? Ne dedi? “Ben bir fikir adamıyım”, dedi. “Benim fikrimle ilgileneceksiniz”. Yoksa bir tekke kurardı, orada al gülüm ver gülüm mevzuu götürürdü. Valla ondan iyisini de kimse yapamazdı, onu da söyleyeyim. Ha, o yüzden fikir adamı diyoruz. Fikir adamı kimliğini tanımaya çalışıyoruz. Fikir adamını fikirlerinden bağımsız olarak tanımak mümkün mü? Değil. Onun fikirlerini de tanımak borcundayız. Fikirlerini tanıdığımız kadarıyla ancak, onu tanıyabiliriz. Şimdi o, fikirleriyle, yerleşik -sadece siyasî anlamda söylemiyorum, kültürel anlamda da söylüyorum, geleneksel anlamda da söylüyorum- bütün kalıbları yıktı. Dünyaya, eşyâya, insana yepyeni bir İslâmî bakış açısı getirdi. Müslümanlar onu pek sevmediler, çünkü anlamadılar. Onlar ezbere Müslümanlık kalıbları içinde yuvarlanıp gidiyorlar. Yâni burada ticaret, orada 5 vakit namaz, nasıl olsa dünya da iyi ahiret de garanti. “Abi niye kurcalayacaksın altını üstünü” diye…

Osmanlı’nın 700. kuruluş yıldönümü bu hafta kutlanıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarafından da kutlanan, 700. kuruluş yıldönümü kutlanan Osmanlı; o da sanki, celladların sonradan astıkları mahkûmlara “abi iyi adamdı, çok büyük adamdı” filân diye törenler düzenlemesine benzer bir tuhaflık ama olsun, yapsınlar. Neticede, Osmanlı Osmanlı’dır. Kim nerede yâd ederse etsin. Evet, Osmanlı medreseleri malûm. Bir halkı ayakta tutan üniversiteleri değil midir? İlim ve fikir adamları değil midir? Şayet Osmanlı medreseleri yozlaşmasaydı, Osmanlı tekkeleri yozlaşmasaydı, Osmanlı’nın askerî ve siyasî yapılanması çürüyebilir, kokuşabilir, tefessüh edebilir miydi? Yanlışa karşı çıkabilecek din adamları Osmanlı içinde hep olsaydı, padişaha “yükselme” dönemlerinde olduğu gibi “gururlanma padişahım senden büyük Allah var” diyen din adamları Osmanlı’da hep olabilseydi, Osmanlı çökebilir miydi? Osmanlı’nın çöküşünden de görüyoruz ki, Osmanlı’da hem tekke kültürü, hem medrese kültürü yozlaşmıştır. Yozlaştığı için de, Osmanlı, kendini bir daha o düşüş trendinden çıkartamamıştır. Yâni, geleneksel kalıblar, geleneksel fikirler, geleneksel bakış açıları, Osmanlı’yı kurtarmaya yetmez hâle gelmiştir. Ve Osmanlı; Necib Fazıl söylüyor; “500 yıldır bekliyor” diyor, bu “fikir adamını”. “500 yıldır beklenen fikir adamı” diyor “mütefekkir”. Şayet Osmanlı döneminde bu işleri toparlayacak bir fikir adamı gelseydi, Osmanlı çökmezdi. Osmanlı çöktü. Osmanlı büyük bir devletti, ona emeği geçen herkesi rahmetle anıyoruz, o ayrı. Osmanlı’nın Çöküşü’nden ben şuraya geleceğim. Osmanlı’yı kurtaramayan geleneksel kalıblar, bakış açıları, tedrisat usûlleri bizi nasıl kurtaracak? Bu bâdireden bizi nasıl çıkartacak? Şimdi, ya körü körüne bir Osmanlı düşmanlığı hâkim yahut körükörüne geleneksel Osmanlı kalıbları. İkisi de olmaz. İkisini de değerlendireceksiniz. Ve şunu göreceksiniz: Osmanlı kendini kurtaramadığına göre, geleneksel kalıbların yerine yeni bakış açıları inşâ etmek lâzım. İşte yapılması gereken, Cumhuriyetten sonra yapılması gereken; Müslümanları, bu sefaletten, bu zilletten, -sadece Türkiye’deki Müslümanları kasdetmiyorum; Osmanlı’nın yetim bıraktığı bütün Müslümanları kasdediyorum- kurtaracak fikri temin etmek, bulmak ve hâkim kılmak…

Bugün Kosova’da Sırplar, insan avına çıkar gibi Müslüman avlıyorlar. Peki, o Müslümanlar oraya kendi kendilerine mi gittiler? Onlar, Osmanlı’nın bâkiyeleri; Osmanlı gitti, onlar da orada sahibsiz kaldılar. “Nato bizi gelsin kurtarsın”. Nato bakıyor, “kurtarsak mı acaba, kurtarmasak mı?” diye. Nato seni niye kurtarsın? Nato zaten seni yok etmek için kurulmuş bir örgüt. “Kurtarırız” filân, “bir toplanalım bakalım”, diyorlar. Yâni “kurtaracağız ama, bir oturalım konuşalım nasıl kurtaracağımızı”, diyorlar. İşte 1500 tane adam ölmüş, hâlâ kurtaracaklar. Kurtarmazlar! Nato kurtarsa ne olacak? Sırpların yerine Amerikalılar gelecek. O da bir işe yaramayacak (ki bu yazının yayınlandığı tarih itibariyle, Amerikan emperyalizmi bir kâbus gibi çökmüş bulunmaktadır Kosova’ya; Amerika’nın keyfi gelinceye kadar da, onbinlerce Kosovalı müslüman Sırp cânilerince katledilmiştir!)

Evet; Cumhuriyet sonrası yapılması gereken, Müslümanların yapması gereken şey, şu ânda Necib Fazıl‘la Mirzabeyoğlu‘nun birlikte yaptıkları, adına da Büyük Doğu-İBDA dünya görüşü dediğimiz dünya görüşünü tesis etmektir. Yâni İslâmî olmayan bir zeminde, eşyâ ve hâdiseye İslâmî, Müslümanca bakabilmek için, her şeyden önce bir dünya görüşü perspektifinden, bir dünya görüşü bütünlüğünden bakmak gerekir. Parça doğrularla bir yere varılmaz. Efendim, Kur’an-ı Kerim burada, hadîsler burada, 1500 yıllık kültür birikimi burada; ama bütün bunlara doğru bakacak adam nerede? Bütün bunlara, nasıl doğru bakılabilir? Bütün bunlara doğru bakmanın yolu da, doğru bakmanın usûlünü bilmektir. Bu adamların yaptıkları da, bu usûlü ortaya koymaktır. İlk yapılması gereken, kurtuluş hamlesinin ilk yapması gereken hamle de, inanılanı, bir dünya görüşü kalıblarına dökebilmektir. Bunlar bu zoru başardılar. Yâni bunlar; ortadan kaldırılmış, hayattan sürülmüş, vicdanlara hapsedilmiş, dünyaya hükmetmesi gereken bir inancı, yeniden dünyaya hükmedebilir hâle getirmenin manivelâsını kurdular. Artık iş kolay. Artık iş Müslümanların fedakârlığına kalmış. Şimdi burada İbda dünya görüşünün bütününü size hikâye edecek değilim. Zaten onu da yapamayız. Eserlerini yazmış, eserleri ortada. Kendisi de ortada. “Bulamıyoruz, edemiyoruz” diyorlardı; şimdi ortada, adresi belli. Metris’te; bir şey sormak isteyenler gidip sorabilirler.

Gelelim 28 Şubat hengâmesinden sonra akılları başlarına gelen, çaresizliklerini hissedenlere… Her kimle konuştumsa, bana şöyle bir şey söylüyorlardı: “Ya, millet her şeyi yapmaya hazır da, kardeşim lider yok. Ah lider olsa, bak gör biz ne işler yapardık”. Doğru, yâni söyledikleri doğru. Bunu söyleyenler de samimiyetlerinden söylüyorlar. Zaten meselâ, Refah Partili söylüyor bunu. Şimdi orada yüzüne vuramıyorsun, “kardeşim niye Erbakan‘ı liderden saymıyorsun?” diye; adam anlamış. Şayet “millet” liderini arıyorsa, neticeyi kelâm; lider, bu fikir hareketinin lideri Metris’te! Millet artık adresini biliyor. Lider hazır, millet de hazırsa, kurtuluş da yakındır!..

Saygılarımı sunuyorum.

* Akademya 1. Dönem 12. Sayı

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz