Tasavvufun Bâtından Zâhire İnkişafı

1
673

Tasavvufun Bâtından Zâhire İnkişafı – KAFKASYA MÜRİDİZMİ – GAZAVÂT –

Tasavvuf hakkında geçmişten günümüze pek çok şey söylenegelmiştir; müsbet ve menfi. Aslında, niteliği farklı olsa bile, tasavvufu andıran hâl ve düşüncelerden, İslâm’dan önce de zımnen bahsedilmektedir. Antik Yunanda Thales bu görüşü ilk ortaya atanlardandır. Hâkezâ “Platon”un “Mağara Nazariyesi” buna bir diğer örneği teşkil edebilir.

Burada yanlış anlaşılmaması açısından şöyle bir açıklama yerinde olacaktır: Verilen örnekler, bunu yansıtanların tasavvufu, hele İslâm Tasavvufu’nu tamamıyla kavradığı ve yaşattığı tarzında anlaşılmamalıdır. Bu örnekler, sadece, İslâm’dan önceki devirlerde bile, duyan ve düşünen insan için tasavvufu andırır hâl ve düşüncelerin Allah’a ulaşmada bir yol teşkil ettiğinin delili olarak verilmiştir. Görüldüğü üzere, tasavvuf “yeni” bir vakıanın ismi değil, İlk İnsan’dan bu yana varolagelen bir hâl ve düşünceye dairdir.

Gelgelelim tasavvuf hakkında söylenen, ileri atılan tüm fikirler, maalesef ki müsbet değildir. Bu menfi görüşlerin, tasavvuftan çok, İslâm’ın özünü hedef aldığı âşikardır. Mevzuumuz, bu menfi görüşlerden birisi olan, “tasavvufun Anadolu müslümanını pasifize ettiği; onu aksiyon sahasında hareketsiz bıraktığı yahud bırakmayı hedeflediği” olacak.

Sözkonusu “görüş”ün devamında, Mevlâna Hazretlerini Moğol ajanı olmakla suçlamaktan başlayıp; O ve onun gibi birçok velînin, dervişin, -Anadolu’yu İslâmlaştırmak şöyle dursun- Moğollar tarafından organize edilerek Anadolu’ya gönderildiğini ve Anadolu insanını pasifize ederek Moğol akınlarının önünü açmak gibi bir misyon üstlendiklerini ileri sürerler.

Tasavvufa saldırının diğer bir buudunu da, İslâm’a basit ve satıhta bir din gibi atıfta bulunarak, onun tasavvuf gibi “sonradan uydurma” birtakım nazariyelerle daha girift hâle getirilip “bâtınî” bir hâle büründürüldüğünü iddia oluşturuyor.

Bizim üzerinde duracağımız mevzu ise, tasavvufa yapılan birinci kısımdaki saldırıya, yâni “İslâmı pasifize ettiği” görüşüne cevab niteliğinde olacak.

Yazımızda tasavvufu; aslı ve özü olan bâtınî tarafıyla değil onu, zâhire açılan bir penceresinden –siyaset ve aksiyon yönünden- incelemeye ve örneklendirmeye çalışacağız. Yazımızın başlığına bu çerçeveden bakıldığında, biraz yanıltıcı görülebilir. Ancak zaten üzerinde duracağımız mevzu da, tasavvufun bâtınî yönünden ziyade, onun içtimaî hayata yansıması olan zâhirî bir yönü hakkında. Kendi adımıza gerekli açıklamayı yaptığımıza göre, bu çerçevede birkaç kelâm etmeyi öncelikle bir müslüman olarak hak görürken, tasavvufa yapılan yersiz suçlama ve iddialara çapımızca bir cevab vermeyi de bir Büyük Doğu-İbda bağlısı olarak yine hak ve onun ötesinde elzem görüyoruz. Ayrıca, Kafkasya Gazavâtında boy gösteren Şeyh Şamil’in naibliğini (Vali-Komutan) yapan Molla Şuayb’ın (Suheyb Molla) Türkiye’deki üçüncü nesil torunu olmamız, öncelikle bir iftihar vesilesi iken, Çeçen asıllı Bir Türk vatandaşı olarak atavatanım olan Çeçenistan ve tarihi ile ilgili birkaç söz söyleme hakkını da veriyor sanıyorum bize.

Kafkasya’da “Sufilik-Müridizm” yahud bilinen bir diğer tâbirle “Gazavât”ın ne zaman başladığı ve liderleri hakkında giriş mahiyetinde birkaç bilgi ile başlayalım:

MÜRŞİDLER VE VATANSEVERLER [1]

İslâm dininin Çeçenler arasında iyice yerleşip yayılması öyle bir zamana rastlıyor, öyle bir zamanla çakışıyordu ki, mukadderat, Çeçen milleti ile Rus ordusunu yüzyıllarca karşı karşıya getirecek, Kafkas seddinde hiç durmadan savaştıracaktı. Rusya politik ve ekonomik, hattâ pan-slavist yönden yayılmacı hareketini sürdürmekten geri durmazken, Çeçenler de millî direnişten, dininin de emri gereği fıtratındaki hür yaşama hasletinden asla geri adım atmamaktaydı. Dini dünya ile kaynaştırıp, Çeçenya’yı, hattâ Kafkasya milletlerinin birçoğunu örgütleme çığırını da yine bir din adamı açmıştı. Bu din adamı, hem bir “SUFİ”, hem de fiilî bir savaşçıydı. Kuzey Kafkasya Birliği’nin fikir babası ve lideri olan bu zât, Şeyh Mansur diye şöhret yapan “UŞURMA”ydı. [2]

İmam Mansur’a Peygamber Efendimiz’in rüyasında “Gazavâta başla, ilim sonradan gelir” emri üzerine -ki bazı kaynaklarda bu emrin üç gün üst üste verildiği rivayet edilmektedir-, İmam Mansur, cuma hutbelerinden başlayarak Kafkasya halkını cihada çağırmış ve bu davayı yükselterek kısa sürede Kafkasya’daki siyasî birliği sağlamıştır. İşte tam da burada tasavvufun etkisini görmekteyiz. Zira İmam Mansur, Kafkasya’daki Nakşibendî tarikatının ve buna bağlı Kafkasya Müridizmi’nin de kurucusudur. Bu açıdan, Kafkasya’da siyasî birliği sağlayan ve devletleşmenin temellerini atan ilk lider kabul edilir. İmam Mansur, uzun yıllar Ruslarla mücadele verdikten sonra, Osmanlıya ait Anapa Kalesi müdafasında Ruslara esir düşer ve St. Petersburg’taki bir hapishânede (1794) şehid edilir.

İslâm tasavvuf geleneğinde mürid, öncelikle kendisini şeriata yâni İslâm hukukuna adamış kişidir. [3] Mürid kelimesi ile şeyhine yahud mürşidine gönülden bağlı olan, ona kendisini âdeta ölü gibi teslim eden kimse kastedilse de, mürid ve müridizm kavramları, Kafkasya’da, içinde bulunulan şartlara göre yepyeni bir anlam kazanmıştır. Ruslara karşı direnişi örgütleyen ve yürütenler Halidî sufîler olsa da, bu harekete katılan her direnişçi bu tarikatın müntesibi değildi. Tarikatın mürşide sıkı bağlılık ve itaat prensibinin, bu savaşçı organizasyona uygulanan bir nevi disiplin sağlama aracı olarak kullanıldığı söylenebilir. Tarikatın temel düsturu, herkesi sufî yapmaktan ziyade, herkesin şeriata riayet ve İslâm peygamberinin sünnetine uygun yaşamasını temin etmek idi. [4]

Kafkasya’da, İmam Mansur’dan sonra, bayrağı İmam Gazi Muhammed’in devraldığını görmekteyiz. Gazavât’ın kumanda merkezi bu dönemde Dağıstan’dır. Zira Çeçen olan İmam Mansur’dan sonra, sırasıyla kumandayı ele alacak üç imam da (Gazi Muhammed, İmam Hamzat ve Şeyh Şamil) Dağıstanlıdır. Şeyh Şamil, genelde herkes tarafından Çeçen olarak bilinse de, aslen Dağıstanlıdır. Gazavât döneminde Naiblerin büyük çoğunluğunun Çeçen olması ve Gazavât’ın büyük oranda Çeçenistan coğrafyasında destek bulması hasebiyle böyle bir görüş hâsıl olmuştur. İmam Gazi Muhammed’in “Gazavât Çağrısı” hükmündeki bildirisi, tasavvufun, Mevlâna hazretlerinin “ne olursan ol yine gel” çağrısı çapında müsamahalı olabildiği gibi, İlay-ı Kelimetullah ve Cihad söz konusu olduğunda ne kadar keskin ve sert bir ifâdeye bürünebileceğini de göstericidir. Gazi Muhammed’in bildirisi, istisnasız tüm müslümanların “Gazavât”a katılmalarını -tavsiye değil- şart koşmuştur. Katılmayanların uğrayacakları muameleyi ise, tehditkâr ve şairâne bir üslubla şöyle ortaya koymuştur:

İMAM GAZİ MUHAMMED’İN KAFKASYALILARA GAZAVÂT ÇAĞRISI

 – “Hayat tarzımıza göre, ne Müslüman ne Hıristiyan ne de putperestiz; bununla birlikte insan bu dünyada her şeyin en iyisi olduğuna inandığı şeye tutunmalıdır, bu da atalarımızın en yüce inancıdır.

Bu inancın ilk buyruğu en geniş hürriyettir.

Hiçbir Müslüman bir başkasının kölesi veya uyruğu olamaz, hele hele dinimizi güçlendirmek ve yaymak yerine, onu sadece baskı altında tutan bir yabancı halkın hizmetinde hiç yaşayamaz.

Allah –böylesi- kölelerin yakarışını dinlemez.

Allah’a hizmet eden, aynı zamanda Ruslara hizmet edemez. (…)

Çevremde toplanmış insanlar, hepiniz gidin ve ruhlarınızı sizi zincirleyen kölelik düşüncesinden arındırın. Ama savaş ânı geldiğinde çarpışmaya hazır olun, ben size bildireceğim. O zamana kadar ağlayın ve dua edin.”

Ve o zaman, çok geçmeden geldi:

– “Müslümanlar! Kafirlerle savaşa! Kafirlerle savaşa! Rus kafirlere nefret ve yıkım!”

– “Bize düşman olanların topraklarına sıcak bir günün sabahında söken şafak gibi giriyoruz. Kan, geçtiğimiz yolu işaret ediyor, yangın ve yıkım peşimizden geliyor. Sözün yapmaya yetersiz kaldığı işi, eylem tamamlamalıdır.

Yasaya uyun, yerin ve göğün lütfundan sizin payınıza da düşecek, mallarınıza saygı gösterilecek ve güvenliğiniz sağlanacak!

Yok eğer inadınızı sürdürecek olursanız, dağlar kış mantolarını çıkarıp ilkbahar onlara çiçekli süslerini giydirir giydirmez, savaşçılarımızın köylerinizin üzerine atılacaklarını ve iyilikle reddettiklerinizi zorla sağlayacaklarını size bildiriyoruz!

Ormanlardaki bülbül sesleri bizimi için savaş sinyali olacaktır.

İnananların sığınağı ve koruyucusu olduğumuz kadar, imansızların ve kararsızların da korkulu rüyasıyız. Bizimle olanlar bu dünyada barışla, öbür dünyada Allahın selâmıyla ödüllendirilecek… Kafirlere karşı nefret ve savaş!”

İmam Gazi Muhammed

 

“Sözün yapmaya yetersiz kaldığı işi, eylem tamamlamalıdır.” Gazi Muhammed’in bildirisindeki bu cümle, tasavvufun, Kafkasya’da, fikirden ziyade aksiyon sahasında ne kadar etkili olduğunu gösteriyor bize.

Bildiri, tasavvufun Kafkasya coğrafyasında sosyal hayatı nasıl şekillendirdiğinin, daha doğrusu bu coğrafyayı şekillendirdiğinin özeti gibidir. “Kafkasya Müridizmi’nin iki yasası vardır: Vatan ve din!” [5]

Kafkasya coğrafyasında tasavvufun şekillendirdiği bu disipline, “Gazavât” liderlerinden İmam Mansur ve Şeyh Şamil’den de örnekler verelim:

“Gazavât”ın ilanından sonra, her ne şartta olursa olsun düşman karşısında gevşeme gösterilmeyeceği; son nefer kalana dek cihadın devam edeceği; ve bu karara muhalefetin cezasının halk önünde kırbaçlanmak olduğu yönünde alınan karara rağmen, Şeyh Şamil’in annesinin “bir müddet ateşkes yapılması” beyanı üzerine –ki bu beyanı yapmasını da, naibleri, Şamil’in annesine bu cezayı uygulayamayacağı düşüncesi üzerine istemişlerdir- Şeyh Şamil kırbaç cezasını uygulama kararı vermiş, fakat annesinin cezayı kaldırabilecek fizikî şartlara sahib olmaması nedeniyle, sırtını açarak bizzat cezayı kendisine tatbik ettirmiştir. Annesinin ve naiblerinin gözyaşları içinde. Disiplin ve merhamet…

Öte yanda, İmam Mansur, Rus’larla yapılan bir savaşta, nehrin karşı kıyısına kendisi emir vermeden önce hiçbir savaşçının geçmemesini tembihlemiştir. Ancak savaşın heyecanıyla galeyana gelip kaçan düşmanın ardına düşen bir Çeçen savaşçı onun bu emrini dinlemez ve bu itaatsizliğini bizzat Mansur’un kılıcından canıyla öder.

Bu vesileyle; “Abrek” ismi verilen Çeçen gerillalar, savaş harici günlerde köylerini ziyaret ettiklerinde geceyi buz gibi soğukta evlerinin önünde geçirirlermiş ki, evlerinin rahat ortamına kapılarak bir ân olsun nefslerine yenilmemek için. Muazzam disiplin! Konu açılmışken, bu Abrek’lerden en meşhuru olan “Abrek Zelimkhan”ı anmadan geçemeyeceğiz. Tek başına Rus ordularına kök söktürmüş bu kahramanın savaş kabiliyeti, başta bahsettiğimiz Çeçen savaşçılarının ferdî disiplininin bir ürünüdür ki, Kafkas direniş tarihi, bu ve bunun gibi onlarca, hattâ yüzlerce örnekle doludur.

Çeçenistan’ın yakın tarihine bakıldığında, 1991’deki halk ayaklanmasında; akabinde 1994’teki bağımsızlık ilânı neticesinde patlak veren 1994-1996 Çeçen-Rus savaşında; ve yine, üç yıl sonra 1999’da başlayan ve kazananı hâlen belli olmayan “2. Savaş”ta, Çeçenleri direnişe hazırlayan ve Ruslara karşı önemli askerî başarılar sağlayan en önemli âmillerden biri de, Çeçenistan’daki Tarikatlar olmuştur. Çeçenler bu tarikatlar sayesinde –özellikle Nakşibendîlik-, kısa sürede örgütlenerek askerî bir disipline girmeyi başarmışlardır. Nakşibendîlik, Kafkasya’da, “zikirde hafiy-cihadda alenî” anlayışını yayarak, mücadele ve direnişin “olmazsa olmaz”ını benimsemiş ve benimsetmiştir.

Yeri gelmişken, Kafkasya’daki “Gazavât”ın önemli isimlerinden ve liderlerinden İmam Hamzat’ın şehadetinden sonra, Şeyh Şamil zamanında onun naibliğini yapan ve daha sonrasında “Gazavât”ın liderliğini devam ettiren Taşu Hacı’ya (öl. 1843) değinmekte fayda var. Kendisi Kumuk asıllı olmasına rağmen, Çeçenlerce destek ve kabul görerek bu coğrafyada şöhret salmış bir mutasavvıf olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonrasında, önce Gazi Molla Muhammed’ten öğrenim gören ve onun yönlendirmesiyle Taşu Hacı’nın himayesine giren (Taşu Hacı aynı zamanda Gazi Molla Muhammed’in mürididir) Şeyh Gazi Hacı’yı (öl. 1861), “Gazavât”ın önde gelen isimlerinden sayabiliriz.

Bunların dışında, Şeyh Kunta Hacı’yı da (Kişiyev), buradaki ünlü mutasavvıflar arasında zikretmek yerinde olur. Ancak tek farkla ki, onun bu şöhretini, Kafkasya Gazavâtı’ndan ziyade, tasavvuf çerçevesinde aramak daha doğru olur. Zira Kunta Hacı, Kafkasya’nın diğer liderlerinden farklı olarak, “Nakşibendî” değil, “Kadirî”dir ve Kafkasya’da “Kadirî” tarikatının bizzat kurucusudur. Tasavvuf konusunda diğer mutasavvıflardan daha fazla şöhret sahibi olmasına mukabil, bu şöhretini “Gazavât” yolundaki bir direniş lideri olarak değil, tasavvufun bâtınında bulunan derinliğe ulaşabilmesiyle sağlamıştır. Kendisi “Gazavât”a katılmamış, direnişin akabinde ortaya çıkıp, “Takdire Rıza”yı öğütlemiştir. Bu tutumundan ötürü Şeyh Şamil tarafından yanından uzaklaştırıldığı da söylenir. Kunta Hacı (Kişiyev) ve Kadirî tarikatı, Kafkasya başlığı altında ayrı bir bahis konusu teşkil etmektedir. Yeri ve zamanı geldiğinde değineceğiz inşallah…

Görüldüğü üzere tasavvuf, menfi anlamda dillendirildiği gibi İslâm coğrafyasında bir pasifize ediş fonksiyonunun aksine, tam mânâsıyla bir aksiyon düşüncesi ile karşımıza çıkıyor. Yazımızda sadece Kafkasya coğrafyasındaki örnekleri sizlerle paylaştık. Bu bakımdan, mevzuumuzun coğrafyasını genişletmek ve temellendirmek adına küçük bir örnek olarak, Khurram Zaman’ın “Mutasavvıf Mücahidler” adlı yazısından -Hayreddin Soykan tercümesiyle- birkaç paragrafa da yer vermek istiyorum:

– “Şafiî mezhebinden de, bazıları en seçkinlerden olarak, çok sayıda Mutasavvıf bulunmaktaydı: Ebülkasım el-Cüneyd (v. 910), Hakim Tirmizî (v. 320), Ebu Ali Dakkak (v. Hicrî 405), Ebu Abdurrahman Sülemî (936-1021), İmam-ı Gazalî (1058-1111), Abdülvahhab Şaranî (1493-1565), Ebülkasım Kuşeyrî (986-1072), İmam İzz İbn Abdüsselam (1181-1262) –İslâm Fıkhı sahasındaki seçkin eserlerine ilâveten, Haçlılarla şevkle savaşmaktan kaçınan Müslüman idarecilere karşı takındığı sert tavrı ile de tanınır-, İmam Nevevî (1233-1277) ve İmam Suyutî (1445-1505).

Muhammed Haya el-Sindî de, Nakşıbendî tarikatındandı. Büyük Hindli Mutasavvıf Şah Veliyullah Dehlevî, son derece ilginç biçimde, Muhammed Haya el-Sindî ile beraber, sonrasında Endonezya’da Hollandalılara karşı Cihad’a kumanda edecek olan Şeyh Yusuf’un da aynı zamanda hocası, bir diğer büyük Mutasavvıf İbrahim el-Kurranî’nin talebesiydi. (…)

Aslına bakılırsa, Sufi tekkesinin kök olarak ilk numuneleri, İslâm devletinin gittikçe genişlemesiyle sınır boylarına kurulan yarı askerî ileri karakollar anlamında “ribat”a dayanır. Mutasavvıf şeyhler, bu ileri karakollarda, müridlerine Bâtınî ilimlerle içiçe, zâhirî Cihad’ı tâlim ve tatbik ettirdiler.

Tasavvuf ehli, Haçlı Seferleri esnasında, Franklara karşı halkın gösterdiği umumî direnişte hemen yerlerini aldılar.

Mısır’daki Mansura Savaşı’na katılanlar, Şeyh Ebu Hasan eş-Şazelî, Şeyh İbrahim Dessukî ve Şeyh el-Kannavî gibilerdi.

Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Mısır Sultanı el-Kâmil Franklarla müzakerelere başladığında, Muhyiddin Arabî onu, “Sen haysiyet sahibi değilsin ve İslâm senin gibileri hoş görmez. Ayağa kalk ve savaş, yoksa onlarla savaştığımız gibi, seninle de savaşırız!” mealinde sözlerle sertçe azarlamıştır.

Hattâ İmam-ı Gazalî, savaşı devam ettirmede başarısızlığa düşen Memlûk sultanlarını, benzer şekilde dehşetli bir ihtarla azarlamıştır: “Ya Allah adına kılıcınızı kuşanıp Müslüman kardeşlerinizi kurtarın yahut Müslümanların hükümdarlığı tahtından inin ki, sizden başkaları onların haklarını müdafaa edebilsinler!”

Yedinci Haçlı Seferi deminde Mısır’daki direniş, Rifaî tarikatına mensub Şeyh Ahmed el-Bedevî tarafından idare edilmiştir.” [6]

Yazımızı, Kafkasya “Gazavât”ında liderlik ve naiblik yapan yahud ferdî olarak savaşı seçen şöhret sahibi Çeçen savaşçıların isimlerini zikrederek sonlandırmak istiyoruz:

Molla Süheyp (Şuayb Molla), Taymin Biybuolt, Mayrtuplu Molla Abdulkadir, İmam Hadis, İmam Xhovka, Ulubbi Molla, Dişniy Viedanlı Saad, Gendarganuolardan İsa, Telxig, Boysaghar, Atin Atabi, Duin Umma, Albek Hacı, Abrek Zelimkhan ve daha niceleri…

Yukarıda birkaç satırla isimlerini zikrettiğimiz bu İslâm kahramanlarının hepsi, bırakın tüm hayatlarını, yalnız “Gazavât” tarihindeki mücadele ve kahramanlıkları bakımından bile, müstakil olarak kitablık çapta anlatılabilecek değerli şahsiyetlerdir. Rabbim şehadetlerini ve hizmetlerini kabul eylesin.


1  Tarık Cemal Kutlu, ÇEÇEN DİRENİŞ TARİHİ, Anka Yayınları, İstanbul 2005

2  Tarık Cemal Kutlu, Çeçence kayıtlarda geçen “UŞURMA” ismini, yine kendi eserinde (Çeçen Direniş Tarihi), Amman’da görüştüğü Dr. Ahmed Abdulbari tarafından Arabçaya çevrilmiş, 1990 yılında da Hamid Yunus Beyefendi’nin tahkikinde (el-İmam’ul-evvel’uş-Şaşan el-İmam Mansur) Nesebu’l-İmamu’l-Mansur bölümünde (s. 74-75) “OÇÇARMA” olarak geçtiğini bildirerek, düzeltme yapmıştır.

3  Ahmed Akmaz, “Rus Yayılmacılığı Karşısında Kafkasya – Network in Daghestan and Question of Jihad”, Die Welt des İslam, C.I, Leiden 2002, pp.41-72., s.42.

4  Yrd. Doç. Dr. Abdullah Temizkan, Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü.

5  Aytek Kundukh, (Haz. Tarık Cemal Kutlu), Kafkasya Müridizmi (Gazavat Tarihi).

6  Khurram Zaman, “Mutasavvıf Mücahidler”, Trc: Hayreddin Soykan, Furkan Dergisi, Sayı 23, Mart 2008.

 

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz